doğru hekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğru hekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Hayatım olmuş işler güçler! :)



Hayatımda kader çarklarının benden yana dönmesine alışkın olmayan biri olarak, hem sağlık, hem de aşk yönünden zannedersem altın çağımı yaşıyordum. Tek sorun işsiz olmamdı. Ayda bir teklif geliyor, onda da abuk subuk fiyat yada şartlar getiriyorlardı önüme. Kabul etmem demek, özsaygımı kaybetmem demekti. Elbette kabul etmemiştim.

İnsan hayatta neye yeteneği olduğunu ve neye hiç olmadığını bilir. Örneğin benim matematik, muhasebe, hesap-kitap, raporlama, tablo yapma vs.  gibi işlere zerre yeteneğim yoktur. Diğer yandan çene yapma, sosyal medya, yazı-çizi, yabancı dil, bu zamana kadar yaşadıklarım ve biriktirdiklerim göz önüne alındığında tıbbi şeyler, dekorasyon, tasarım vs gibi şeylere ciddi anlamda yeteneğim vardır. Ben de kendini bilen biri olarak öncelikle kendime uygun bir iş aradım. Bu arada kaderin cilvesi, yine Ekşi Sözlük'ten sevdiğim bir arkadaşımın ortağı olduğu bir ajansa iş görüşmesine gittim. İş görüşmesinde işi aldığım yetmediği gibi, bir de görüşmenin hemen arkasından çok önemli ve çok meşhur bir şirketle toplantıya girdik. :)

Bu kısım şans mı, kaderin cilvesi mi bilmiyorum ama eskiden de (henüz iş ilanlarının sadece gazetede olduğu yıllarda) parmağımı bir ilana koyup, ben buraya gireceğim dediğim her işe girdim. Her projede yer aldım. Bu sefer de şansım yaver gitmişti ve piyasada iyi durumda olan bir ajansta işe başlamıştım. İş koşulları güzeldi ve işimi seviyordum ancak açıkçası gözümü obezite cerrahisine dikmiştim.

Sosyal Medya Uzmanı olarak çalıştığım zamanlarda çok büyük şirket ve grupları temsil ettim. Hiçbirinden negatif dönüş almadım ancak gözüm de gönlüm de hep ameliyatımla ilgili birşeyler yapmaktan yanaydı. Ne kadar çok kişi ameliyatları bilir, kurtulursa o kadar iyiydi. Kimsenin benim gibi, benim kadar acı çekmesini istemiyordum zira kendi acıma katlandığım kadar başkalarınınkine katlanamıyordum. İnsanlar süreçlerini anlattığında her seferinde hüngür hüngür ağlıyordum. (hala ağlıyorum).

Çok yoğun çalışmama rağmen bir yandan da çılgınca hocamı takip ediyordum. Kontrol ve takiplerime de düzenli gidiyordum. Bir gün korkunç bir grip ile uyandım. İşe gitmeye mecburdum. Hocama ne yapabilirim diye mail attım ve ortalama yarım saat içinde bana döndü. Ameliyatın erken döneminde yaşadığım grip vesilesiyle o ara hocamla epey bir görüştük telefonla ve maille. Hemen hemen hepsinde şunu söyledim. "Hocam, benim sizinle çalışmam lazım!" Birlikte çalışmamız lazım." Hemen hemen her seferinde de veto yedim. :D Aslında çok ama çok ciddiydim. :)

Aynı zaman diliminde hocam da kitabı üzerinde çalışıyordu. (bkz: Obezite Kaderiniz Değil). Onlarca ısrarımın (resmen peşinden koştum desem yeridir) ve mail/telefonumun üzerine bir gece hocam, hazırladığı kitapla ilgili birkaç konuda ortak bir çalışma yürütebileceğimizi, uygun olup olmadığımı sordu. Hoplaya zıplaya kabul ettim tabii. Ortaya çıkan eseri çoğunuz biliyorsunuz zaten. Buyrunuz:


Kitap basım sürecine girmişti ancak benim hocamı bırakmaya niyetim yoktu. Bu esnada da yabancı literatürleri araştırıyor, resmen gündüz iş, gece cerrahi araştırma mesaisi yapıyordum. İşe gireli ortalama 1,5 -2 ay olmuştu. Ne yalan söyleyeyim ajans ortamımız çok şenlikliydi ve mutlulukla çalışıyordum. Evet işler çok yoğundu, sandığım kadar kolay değildi, çok büyük markalar/holdinglerin iş yükünü sırtlamıştık ama çalışma arkadaşlarım o kadar iyiydi ve ortamımız o kadar neşeliydi ki! :) Asla haklarını yiyemem. Hatta çok mühim bir toplantıda "xxxx Sabancı" ile yanyana oturup, üzerine kadıncağızı tanımayıp, üzerine bir de laptopumun ekranına bakıyor diye kendisine trip atmışlığım mevcuttur. Gerçi hoşuna gitmişti bence herkes gibi davranılmak ama bu benim kendi yorumum tabii. :)

Normalde ciddi fırça yenilecek bu durumu biz ajansta kahkahalarla geçiştirmiştik. Eğer okuyorlarsa eski patronlarıma selam olsun. :) Biraz şans, biraz da mizacım gereği iş hayatına başladım başlayalı - sahne olsun, sinema olsun, sosyal medya olsun - hem çok az iş değiştirdim, hem çok iyi patronlarım oldu, hem de hep tatlılıkla ayrıldım çalıştığım yerlerden. Çalıştığım yeri, kendi işim gibi, hatta kendiminkinden çok benimserim hep. Huyum böyle. Asla savunamayacağım, arkasında duramayacağım işi yapmadım, yapmam. Kimseye ilenmedim, kimseyle ne alacak, ne verecek sıkıntım oldu. Tüm eski işverenlerim ile hala görüşüyorum. Hatta bazen iş paslaşıyoruz. Ne yaşarsanız yaşayın, nihayetinde en önemlisi bence işin sonunda yüzyüze bakabilecek, oturup bir kahve içebilecek durumda, mümkünse hayır duasıyla çalışabilmektir. Eski ajans patronlarımdan biri ayrılacağım vakit bana şöyle demişti. " Profesyonelliğin -kaşarlık- yanı, senin hiç olamayacağın bir şey. Her zaman insanın senin gibi bir çalışanı olmalı..." O kadar haklıydı ki. Benim için profesyonellik hiçbir zaman -yavşaklık- olmadı. Olmaz da. Beni kısa zamanda bu kadar iyi tanımaları ise ayrı bir güzellikti. Oradaki günlerimden bir kare, buyrunuz:






Gün oldu devran döndü. Bir gün bir mail aldım hocamdan. Hiçbir ipucu yoktu, sadece "vaktin varsa konuşalım" minvalinde bir maildi. Nihayet kendisini telefon, mesaj ve maillerimle bezdirmiş olduğumu düşündüm evvela. Sonra aklıma iş durumu geldi. Vallahi de mevzu buydu. Bunu hissediyordum! Sakin sakin istifamı verdim. Hani ortada bir şey yokken nasıl yaptın diyebilirsiniz, hocam da öyle demişti ama yaptım işte. :) Hissi kablel vukuu diyelim.

Sanırım akşama doğru bir vakitti. Nişantaşı'nda bir kahve içtik, hocam, sanki ben aylarca "beraber çalışalım mıığğ litfeeeeeğn" diye peşinde koşmuyormuşum gibi normal normal asistanı olmamı teklif etti. (Hislerim kuvvetlidir demiş miydim? :) Ben de kendisine birkaç saat evvel zaten istifa ettiğimi söyledim. Ufak çapta bir şok yaşamadı değil. Sonra sonra benim ne kadar "kırık" bir tip olduğumu anlayıp beni sürekli sakinleştirecekti. :)








22 Ocak 2012'den itibaren, resmi olarak, hocamın asistanı olmuştum. Asistan derken sekreterin elit söylemi asistandır hepimiz biliyoruz değil mi? İki üniverste, kariyer mariyer umurumda değildi. Bilmemne çok önemli markasının bilmem çok önemli uzmanı, müdürü olacağıma yüz kere tercih ederdim hocamın sekreteri olmayı. Netekim oldum da. :)





2012 başından bu yana yüzlerce hastamız, danışanımız oldu. Ben, bilmediğim bir mecrada sadece ameliyatlı olmanın tecrübesiyle yol aldım. Binlerce mesaj cevapladım. Bir sürü ameliyata girdim -işi mutfağında gözlemlemek- için. Yüzlerce yerli, yabancı kaynak okudum. Literatürler devirdim, hatta bizzat kendim tıp literatürüne geçtim. Hayatımda beni bu kadar tatmin eden, bu kadar mutlu eden bir iş olmadı...





Aslında itiraf etmem gerekirse benim hayalimdeki iş (lütfen çığlık atmayın) "Adli Tıp Teknikerliği" idi her zaman. Aslında hala öyle ancak yaşım ve işim  itibariyle buna ayıracak ne vaktim, ne halim, ne de 3.üniveristeyi okuyacak takatim var. İlk ameliyata girdiğimde bayılırım diye koltuğa oturmamı söylemişlerdi. Bayılmak şu yana dursun, ben tüm ameliyatı neredeyse hocamın omzunun üzerinden izlemiştim. Tabii o zamanlar ekip benim ne kadar ameliyat videosu izlediğimi bilemezdi. Onlar da haklı, kızlar çoğunlukla ilkinde bayılırmış zira. :)



Gün oldu, devran döndü. Bugün ortalama 1500 hastamız sağlığına kavuştu, ben koordinatör oldum, yeni asistanlar aldık. İşin en dip noktasından başlayan biri olarak şu an sanırım gelbileceğim en üst noktalardan birinde ve hala hocam Doç.Dr.Halil Coşkun'un dizinin dibindeyim.  2011'den 2014'e dek değişen sadece yılların geçmesi değil, benim bir yandan çalışırken bir yandan da sakinleşmem, ehlileşmem. Hayra hizmet edip, bir de sevdiğiniz insanlarla, sevdiğiniz işi yapıyorsanız sizden şanslısı yok. Planlarımız şöyle ki; hocamla birlikte emekli olacağız. :)

Sektörde birazcık sivrildiğiniz vakit, göze batıyorsunuz. Bu bir gerçek. Defalarca ilgilenmeyeceğimi belirtmeme rağmen sektörden bu zamana kadar çılgınca teklifler aldım. İnanılmaz, dudak uçuklatacak fiyatlar, iş koşulları dönüyordu piyasada. Bana asıl koyan hep, biraz fazla parayla beni kendi yanlarına çekmeye çalışan hekimlerdi.[ Ki en son geçen hafta, 5 haneli bir maaşı reddettim.] Bu tekliflerin çoğunu hocama söylemedim bile. İlk gün olduğu gibi, derdim para değildi ve hiç olmayacak.

2012 Ocak'tan beri ben tam olmak istediğim yerde, yapmak istediğim işte, yanyana olmak istediğim insanların yanındayım. İki kişi başladığımız bu yolda, artık bir hayli büyük bir ekibiz. Tek odağımız sağlıklı ve mutlu olmanız. Yapabiliyorsak ne mutlu. Ben her sabah, aynı amatör heyecanla işime başlıyabiliyorsam ne mutlu. Hocam her ameliyathaneye indiğinde, ameliyat ettiği tek hasta, sedyemizde olan gibi davranıyorsa ne mutlu...

Şimdi baktığımda ortalama 3 yıldır beraberiz. Büyüdük ama çirkin manada "profesyonelleşmedik." . Her hastamız biricik, her hastamız özel oldu. Ne mutlu bize, nice yıllara bize...







Peki ya aşk defteri? O da sonraki yazımızda dolacak...
Kaderin çarkları bir kez daha benden yana olacak... :)

7 Mayıs 2013 Salı

Zayıflamak Özgürlüktür! [Mgb 2.yıl güncellemesi - Doç.Dr.Halil Coşkun]





Özgür olmamak illa hapiste olmak değildir. Özgür olmamak yük taşımaktır. Özgür olmamak yürüyememek, koşamamak, bağdaş kuramamak, terlerim diye arkadaşlarında kalamamak, istediğini giyememek...

Sen de NORMAL insanlar gibi özgür olmak istersin. Elinden geleni yaparsın. Diyetler, jimnastikler, bitki çayları, onlar, bunlar...Olmayınca olmaz işte...

Sana "yapamazsın" diyecekler...Gülecekler. Hep güldüler ya zaten. Süreki şirinliğinden dem vurup arkanı döner dönmez saydıkları lokmalarını anlatacaklar. Sana hep başaramadığını hatırlatacaklar. Lütfen dinleme onları. Belki beni tanımıyorsun ama bana inan. BAŞARACAKSIN!

Varolan iki gram umudunu da paramparça edecekler. Yataktan ne kadar yorgun kalktığını, avuç avuç ilaç içmeyi, kışın ortasında bile şakır şakır terlemeyi, kendinden utanmayı, yaralarını, dertlerini sadece yemeğe bağlayacaklar... Azıcık boğazını tutsan halbuki geçecek onlara göre. Azıcık....

Sonra bir gün biri gelecek ve diyecek ki, "Birlikte başarabiliriz. Obezite kaderin değil. Sen inanıyorsan, ben de inanıyorum." Sana UMUT verecek. Dört elle sarılacaksın umuduna, yeni hayatına.

Sonra o iyileşmeni isteyen insanlar bir bir set çekecek sana. Ameliyat olma. Zararlı. Riskli. Hani iyileşmeni istiyorlardı??? Sen dinlemeyip yatacaksın o ameliyat masasına. Kulağında binbir melodi, cesaret versin diye. Korkarak ama korktuğunu çaktırmayarak.

Sonra uyanacaksın.  Toz pembe mi, hayır değil. Çok mu kolay bir süreç? Asla kolay değil ama unutma ki şişman yaşamakla kıyas bile kabul etmez.

Sonra yavaş yavaş alışacaksın sağlığa. Yürüyebilmek, yarasız yaşamak, koşmak, spor yapmak, kendine özen göstermek, terlememek, bağdaş kurabilmek, oturduğun koltuğa çantanı da sığdırabilmek, YAŞAYABİLMEK, hayattan zevk alabilmek...

Size hayatımı özetlemeye çalıştım. Kısacık satırlarla. Biliyorum ki benim hayatım, nicelerimizin yaşadıklarıdır aslında.


Tanrı bana ikinci bir şans verdi hocamın elleriyle. Ben mutlu sonuma doğru yürüdüm. Hayatımın en doğru, en güzel kararı hocam Doç. Dr. Halil Coşkun ve Mini Gastric Bypass ameliyatım.

Tanrı bana ikinci bir şans verdi. Neden size de olmasın? Mutlu sonlara inanın lütfen...
Obezite Kaderiniz Değil!

[Mini gastric Bypass 2 yıl,1 ay - 132'den 60'a...]

31 Temmuz 2011 Pazar

Size uygun hekimi nasıl seçebilirsiniz?


Size uygun hekimi seçmek çok kişisel ve kriterlerinize bağlı bir konu olsa da özellikle bariatrik cerrahi için sizlere verebileceğim birkaç ipucu olacak. Bunu "ay ben çok bilirim" mantığında değil, yıllardır çok fazla doktor-hastane mesaisi yapmamın bir getirisi olarak yazdığımı da söyleyeyim.Benim kişisel kriterlerim de yer alacak okuduğunuz yazıda.

* Gitmeyi aklınıza koyduğunuz hekimi muhakkak internetten araştırın. Bir internet sitesi, mail adresi, mail grubu, ve/veya facebook,twitter,ff hesabı olması önemlidir. "Ne alakası var?" diyenler için şunu söyleyeyim, sosyal yönünü geliştirmiş ve hastalarıyla daha sık bağlantıya geçen bir insan demektir bu. Özellikle bariatrik cerrahi'de "ameliyat oldun, hadi güle güle" mantığı olmadığı için ve doktorunuzla ömür boyu istişarede bulunmanız gerektiği için daha rahat takip edip, iletişim kurabileceğiniz bir doktor bulmanız kişisel yararınız için oldukça önemlidir.

* Ameliyat olmayı düşündüğünüz hekimin eski hastalarıyla tanışın. Devir iletişim devri. Artık çoğu doktorun internette de bir mesaisi oluyor. Destek grubu, mail grubu, konuyla ilgili forumlar  ve bunun  gibi yerlerden hekiminizin eski hastalarıyla bağlantıya geçip görüşebilirsiniz. Bu son derece iç rahatlatıcı olacaktır sizin açınızdan.

* Hekiminizin sigara içmiyor olduğundan emin olun. Seçtiğiniz hekimin sigara içmiyor olması kendiyle ve işiyle çelişmediğini gösterir ve bu yüzden bu mevzu önemlidir.

* Hekiminizin telaffuzuna dikkat edin. Yine ne alakası var diyenler olacaktır ama şu kadarını söyleyeyim, inanın var! Ana dalı ille ilgili bir kelimeyi söyleyemeyen hekim lütfen bir zahmet içinizi de açmasın. Buna hemen bir örnek vereceğim. Bir yıl kadar tanıdığım bir hekim obezite kelimesini "Obezittttttey" [bkz: ingilizce telaffuz] şeklinde telaffuz ediyordu sürekli. Bu ne yazık ki "aa bak ingilizce aksanı var" etkisi yapmıyor, bilakis "doğru düzgün diline hakim değil" efekti veriyor.

* Size vaka/olgu diyen hekimden uzak durun. Vaka/Olgu vbg. kelimeler akademik kayıtlar için oldukça normaldir evet ancak yüzünüze bakıp "siz şöyle bir vakasınız." diyen hekimin size insan olarak gerekli değeri verebileceğinden şüpheliyim ne yazık ki.

*Bakımsız hekimlerden kaçının. Diğer bir yazıda bahsetmiştim bu konudan kısaca. Kendine özen göstermeyen biri, size hiç gösteremez. Bakımsız, dağınık, paspal hekimlere emanet etmeyin kendinizi. Özellikle eğer imkanınız varsa konuşurken hekiminizin dişlerine dikkat edin. Kötü ağız bakımı, güzel bir ipucudur sizin için.

* Tek tip ameliyat yapabilen hekimleri tercih etmeyin. Tercih edeceğiniz hekim hem kapalı [laparoskopik], hem açık olarak bariatrik cerrahi'nin örneklerini gösterebiliyor olmalıdır. Kendini tek bir ameliyat tipine vermiş ve diğerlerini tercih etmeyen hekimin, diğer tip ameliyatlarda etkin ve ehil olması ihtimali istatistiki olarak düşer. Size kendi en iyi olduğu ameliyat tipini seçmeniz için baskı yapmaya çalışabilir. Bu tarz hekimlerden arkanıza bakmadan kaçın!

* Hekiminizin üslubuna dikkat edin. Seçtiğiniz hekim ne felaket tellalı, ne de polyanna olsun. Ameliyatınızın risklerini de, yaşayacağınız güzellikleri de aynı oranda size anlatabiliyor olsun. Size ameliyatınızın risklerinden bahsetmeyen bir hekimi ciddiye almayın zira hepimiz biliyoruz ki her ameliyatın riski ya da komplikasyonu olabilir. İyi bir hekim yaşayacağınız süreci artısıyla, eksisiyle önünüze koyandır. 

Ben bunların tümüne dikkat ettim ve şükürler olsun ki kendim için en doğrusunu buldum. Ameliyattan sonra hiç sorun yaşamadım. Bırakın komplikasyonu [ki olabilmesi normaldi] ağrı, bulantı vs. bile yaşamadım. Sırf maddi/manevi -mecburiyet hissettiğiniz için- kendinizi ehil olmayan ellere teslim etmeyin, lütfen...


28 Temmuz 2011 Perşembe

Umudun öteki adı: Doç.Dr.Halil Coşkun!


Bilmem bilir misiniz, obezite cerrahisinde, hastalar arasında bir şehir efsanesi vardır. " (x)'i görür görmez benim için doğru hekim olduğunu anlamıştım!" Hasta camiasına girdiğinizde bu sözü çok sık duyarsınız ne yazık ki. Korkarım ki buna inanıyorsanız hayallerinizi yıkmak zorunda kalacağım çünkü bu efsane her ne kadar romantik ve dramatik dursa da, kulağa çok süslü gelse de, sadece efsanedir! 

Birini görür görmez sizin için doğru insan olduğunu düşünüyorsanız ona ameliyat olmak yerine onunla evlenmeniz daha makul bir seçenek olur zira bu yaşanana pratikte "seçim" değil "aşk" denir :)

Şaka bir yana size uygun hekimi nasıl seçebilirsiniz o zaman? Bu ancak sizin bileceğiniz, kişisel kriterlerinizle ilgili bir konudur.  Ben ancak size ufak ipuçlarıyla yol gösterebilirim. Bu konuya ayrıntılı olarak başka bir yazıda değineceğim zaten.  Peki Ben, benim için Halil bey'in doğru hekim olduğunu nasıl anladım?

2009'un son aylarında, yanılmıyorsam Aralık, kuzenimle birlikte Halil beyin o zamanlar çalıştığı hastaneye doğru yola çıktık. İnanılmaz heyecanlıydım. Dokunsalar ağlayacak, melankolik, heyecanlı bir haldeydim ve inadına yol bitmek bilmiyordu. Hastaneye gelip hocanın odasını bulduk. İçerisi asistanlarla doluydu, kapıda beklemeye başladık. Çok geçmeden içeri girdik. Halil bey elimizi sıktı ve biz de karşılıklı koltuklara oturduk. İlk dikkatimi çeken el sıkışıydı. 

[Sizi bilmem ama ben "kedi patisi verir gibi el sıkan insan" dan kadın olsun erkek olsun nefret ederim. Doğru düzgün el sıkmak, hem kendine güven belirtisi, hem de başkasına güven vermektir.] Düzgün, güçlü, ve kendine güvenli bir el sıkıştı. Heyecanımı yatıştırmıştı biraz olsun. 

İkinci dikkatimi çeken ise "temiz" olmasıydı. Tabii ki hiç birimiz sokağa lekeli, pis şeylerle çıkmıyoruz ya da doktorlar allah için pasaklı değiller. Burada temizden kastım "jilet gibi olmak" Bir insanın size dikkat edip, size özen göstermesi için önce kendine özen göstermesi gerekir diye düşünüyorum. Nasıl ki şişman diyetisyenler ya da söküğü olan terziler alabildiğince iticiyse paspal bir hekim de öyledir bence. Gerçekten Halil hoca insanın gözünü alacak kadar temiz, jilet gibi ve pırıl pırıldı. Üstüne üslük gülümsüyordu ve ben kişisel tarihimde gülümseyen insanları çok severdim. [Çünkü ben de böyle bir insanım.] Daha ağzını açmadan karşındakinde olumlu intiba bırakmak sanırım böyle bir şeydi. 

Görüşme hasta-doktor muhabbetinden çok sohbet havasında ilerliyordu ve ben iyice rahatlamaya başlamıştım. Aklımda açıkçası tek soru dönüp duruyordu. Acaba hoca beni geri çevirecek miydi? Artık hem vücudumun gücü, hem ruhumun gücü tükenmiş gibi hissediyordum, eğer Halil hoca da beni geri çevirseydi olacakları düşünmek bie istemiyordum. Tanrı yakarışlarımı duymuş olmalı...
Hoca boyumu, kilomu, vki'mi sordu, söyledim. Ameliyat tiplerinden söz ettikten sonra bana hangi ameliyatı düşündüğümü sordu. Ben de "gastric bypass" dedim. Çok uzun zamandır bunu araştırdığımı ve bilinçli olduğumu da söyledim. Önce tahlillerine başlayalım, gidişata göre üzerinden geçmek gerekirse tekrar konuşuruz dedi. Hala ayaklarımdan bahsedememiştim. Hayır derse diye o kadar korkuyordum ki. Ancak korkunun bana hiç faydası yoktu. Söylemek zorundaydım. Yay gibi gerilmiştim ve konuya girdim. 

"Hocam benim ayaklarımda böyle böyle bir sorun var, şöyle oldu, böyle oldu, neticeten ayaklarımda açık yaralar var. " Halil hoca şöyle bir durdu, o duruş belki bir saniyeydi ama bana yıllar, yüzyıllar gibi gelmişti. "Ayaklarını görebilir miyim?" dedi. Gösterdim. Ayaklarımda sargılar vardı ama hali aşağı yukarı belliydi. İki ayağınızı da kırk kat sargıyla saracağınız bir şeyin vahameti elbette bellidir. "Hallolur onlar, sorun yaratacağını sanmıyorum." dedi. Kuzenimle birbirimize bakakaldık. [Ağlama molası müsaadenizle]

Hallolur! Hallolur! Kulağımda binlerce defa yankılandı sanki sesi. Defalarca kapılarından döndüğüm doktorlar, yattığım hastaneler, çilehane gibi odalar, çektiğim acılar, acılar nedeniyle yaşayamadıklarım, yaşayamadıklarımdan içimde kalanlar. Bu sözle gözümün önünden aktı gitti desem inanır mısınız? Orada nasıl ağlamadım, nasıl çıkana kadar bekleyebildim, ya da nasıl sevinçten zıp zıp zıplamadım hayret ediyorum. Dışarıdan "salon kadını çizgisi"ni bozmayan benim içimde ne fırtınalar kopuyordu halbuki! "Ben ol da bil." demiş ya Mevlana, benimki de işte öyle...

Ben mana alemimin derinliklerine dalmışken hoca çoktan gerekli evrakı, sevki yazmaya başlamıştı bile. Bir sürü yere bir sürü tahlil verecektim. Bir sürü yerden verdiğim tahlilleri alıp anestezi'de birleştirecektim. Olsun, kolaydı. Yeter ki beni tedavi etsindi. Gerisi umurumda bile değildi. 
Hemen o gün kan tahlili verip neşeyle eve döndüm. Tanıdıkları tek tek arayıp müjde verdim. Kolay mı, yıllardır yakınlarım da benimle azap çekmiş, üzülmüşlerdi. 

O sezon yavaştan 2010 hazırlıkları başlamış, tiyatroda işler çok yoğunlaşmıştı. İnanılmaz bir sezon yaşıyorduk. Her oyun full olduğu gibi, her gün de oyun vardı. İşin komik tarafı benim tahlillere gitmem gereken günler hafta içiydi ve ben hafta içi 5 gün boyunca oyundaydım! İzin almak ise bizim işler için ancak tatlı bir hayaldi. 

Tahlillere dokunamadan 2010 gelmişti bile. Ara sıra da olsa iptal olan oyunlar sayesinde arada gidip ufak ufak tamamlamaya çalışıyordum. Çalışmak o dönem için -mecbur- olduğum bir şeydi, aksatamıyordum. Bir yandan günde 4 apranaxla iş gününü tamamlıyor, tarifi imkansız acılarla iş yapıyordum. Tek tesellim "Belki bu ameliyatla geçecek bu acılar" idi. Ekip arkadaşlarım ve patronum, sağolsunlar, bana anlayış gösteriyorlar, oyun aralarında dinlendiriyorlardı fakat ne kadar dinlenirsem dinleneyim olmuyordu, o lanet ağrılar dinmiyordu işte...

Göz açıp kapayıncaya kadar 2010 yaz sezonu gelmişti. Bu arada tahlillerimin yarısı bitmiş, yarısı da yapılmak üzere bekliyordu. Sezon bitmişti ancak benim paraya ihtiyacım vardı. Bir biçimde bir mucize olsa diyordum ki hayatımın en güzel iş tekliflerinden biri geldi. Kariyerime bir uzun metraj daha katacak, sevgili Müjdat Gezen, Haluk Bilginer, İlker Ayrık ve Gülçin Santırcıoğlu ile "Memlekette Demokrasi Var" da oynayacaktım. 

Her ne kadar aklım hastanede ve ameliyatımda olsa da bu işi geri çevirmem hem maddi, hem kariyer anlamında imkansızdı. İstediğim kadar acı çekeyim öyle ya da böyle bu iş yapılacaktı! Şansıma oynadığım rol (Gülizar) da ayaklarından hasta (fil hastalığı) bir kadındı ve rolle adeta kaynaşmıştım. Hayatımda en keyif alarak ancak gerçekte fiziksel olarak çok acı çekerek yaptığım iş olarak tarihe geçti. 

Film çekimi, gala, özel gösterimler, reklam derken yaz bitmişti. Benim tahlillerim ise anestezide toplanacak minvale nihayet gelmişti. Anestezi uzmanının karşısına geçtiğimde hiç de iyi haberler almayacaktım oysa. Bembeyaz kağıtların üzerinde yine benimle ilgili minik felaketler vardı. Yeni felaketlerim guatr, kolestrol ve astım başlangıcı idi. Ben daha diğerleriyle baş edemezken bunlarla ne yapacaktım?

Astım için inhalerlara, diğerleri için de ilaçlara başladım. Artık günde 4 insülin, 4 apranax ve 3 inhaler ve dört ilacım vardı. Olsun, sonuçta geçecekti. Kendimi böyle telkin ede ede eylül ayını getirmiştim bile. 

Ekim aynın güzel bir günü tahlillerimi de alıp Halil hocaya göstermek üzere yola çıktım. Kaderimde rötar olacak ya, bu sefer hoca o hastaneden ayrılmış, başka bir hastaneye geçiyordu! Kaderime bir miktar sövmekle beraber hoca nereye ben oraya hesabı arkasından onun gittiği hastaneye gidecektim. O saatten sonra sağlık ocağına gitse bile arkasından giderdim. (Hoş hala da giderim)

2010 Ekiminden sonra (benim sezonum bir kez daha açılmışken) diğer hastanede yapılan testlerimin hepsi  tekrar yapıldı. Her tahlil bir daha alındı, gerekli her doktorla bir daha görüşüldü ve bir yıl daha geride kaldı.

Aslında aradan bu kadar zaman geçmesine (o zaman çok hayıflansam da) şu an şans gözüyle bakıyorum. Hem herşey hem benim, hem doktorumun içine sindi. Hatta iki kez sindi :) , hem de görüşme süremiz kısıtlı olmasına rağmen ben Halil hocayı,o da beni daha iyi tanımış oldu. Her hastaneye gidişimde onunla ilgili kafamdaki yargılar pekişiyor, her seferinde kararımdan daha bir memnun kalıyor ve onun beni tedavi etme kararına bir kez daha minnet duyuyordum.

Halil hoca titizdi, hiç bir ayrıntıyı gözden kaçırmıyor, insanı can kulağıyla dinliyordu. Ayrıntılara önem veriyor, gülümsüyor ama sırf siz mutlu olasınız diye bir takım gerçekleri gizlemiyordu. Yaşayacağınız olası şeyleri pozitifse de, negatifse de şak şak koyuyordu masaya. Hepsinin ötesinde dürüst bir insandı. Hiç bir zaman, bir an bile bana iyileşmem konusunda boş vaad verdiğine inanmadım. O bana ve iyileşmeme ilk andan beri inanmıştı, ben de ona sonuna kadar inandım ve güvendim.

Yaşadığım hezeyanları da, üzüntü dalgalarını da, yaşattığı sevinci ve dünyanın en mutlu insanlarından biri yapmasını da bu dönemlerde çok paylaşamadım Onunla. Bunun sebebi hem şimdiye nazaran, geçmişte daha kısa görüşmelerde bulunmuş olmamız, hem de benim arap atı gibi geç açılan bir insan olmamdan kaynaklanıyordu. 

Son derece sosyal, son derece konuşkan biri olmama rağmen major mutluluk ve major acılarda konuşamam ben pek. Yazarım ama, hep yazarım. Yazamıyorsam da biriktiririm. Yine öyle yapmıştım. Allahtan O çok sabırlıydı ve ameliyattan sonraki dönemde tek tek döküldü ağzımdan çoğu şey. Yine de çoğu şeyi de burada ilk defa okuyacağına eminim.

Gün döndü, günler döndü. Tahlillerim, testlerim tamamlandı.[Tahlilleri daha sonra ayrıntılı biçimde yazacağım için özet geçiyorum] Anestezi onayı, endokrinoloji raporu, her şeyi tamamlayıp Mart 2011 sonlarında hocanın karşısına oturdum. 

Tiyatrodan ayrılmış (yarım sezonluğuna), işlerimi ayarlamış, kendimi iyileşmeye adamış, mükemmel motive olmuştum. Halil hoca tahlillere, testlere tekrar baktı ve "Nisan başında müsaitsen yapalım artık şu ameliyatı!" dedi.

O zamanlar bilmiyordu, hayatımda hiçbir şey için bu kadar müsait olmamıştım!...


*Fotoğraf Doç.Dr.Halil Coşkun'a aittir.










21 Temmuz 2011 Perşembe

Hangi ameliyat bana uygun? [Obezite ve Metabolizma Cerrahisi]

İzmir bir kere daha, bu sefer doğru bir umut olmasını umduğum, bir umut kapısı açmıştı bana. Yanımda her zamanki gibi anneciğim, elimizde bir valiz, cebimizde bir doktor numarası vurduk yollara. Gittiğim doktorun karşısına geçene kadar aslında internetten öğrendiğim şeyler dışında pek bir şey yoktu aklımda. Tek bildiğim nld ve diyabetle en iyi savaşabileceğim şeyin bu ameliyatlar olduğuydu. Bir makalede ameliyat olanların diyabetlerinin %92 oranında düzeldiğini okumuştum. Yıllardır rafa kaldırdığım umut tekrar içimde yeşermişti.

Ertesi gün randevu vardı ve ben heyecandan bayılmak üzereydim. O gece sabahı zor ettim. Hem bu zamana kadar yaşadığım "yanlış teşhis/tedavi" hadiseleri, hem de hastanelerde yatmaktan oluşan bir gerginliğim vardı. Korkuyordum, ama yapmalıydım. Ve nihayet ertesi gün diye diye ertesi gün geldi.

Doktorun muayenehanesinde sıra beklerken bir yandan ömrümden ömür gidiyordu ki sıra nihayet bize gelmişti. Küçücük bir odaya girdik, doktor beyle tanıştık. Güleryüzlüydü. Bu iyiydi. Kendisini nereden bulduğumuzu anlattım ve kısa bir hasta öyküsü çıkardım. "Peki hangi ameliyatı olmak istediğine karar verdin mi?" dedi doktor bey. Ne demek hangi ameliyatı? Kaç tane vardı ki? Neydi onlar? Ben bypass dışında bir şey neden araştırmamıştım? (Başak burcu biri için sorulan bir şeyi bilmemek çok azap vericidir ayrıca). Diğer seçenekleri hiç düşünmediğimi söyledim utana sıkıla. "Şimdi tahlillerine başlayalım, sen de o sırada karar ver" dedi doktor bey. Eve gider gitmez gerekirse interneti devirip her şeyi öğrenecektim!

Eve geldim ve seçeneklerin hepsini araştırdım. Peki hakikaten Hangi ameliyat bana uygundu?

* Mide bandı: Halk dilinde kelepçe denen hadise. Kelepçe seçeneğini başlarda düşünsem bile hem kelepçenin ne yazık ki basında hep spekülatif haberlerde yer alması beni de etkilemişti. Halbuki kelepçe ehil ellerde ve gerekli takiple işe yarayan bir yöntemdi fakat ben o zaman böyle düşünmüyordum. Üstelik diyabet ve nld için bir çözüm niteliğinde olduğunu da düşünmüyordum. Dolayısıyla bu seçeneği kafadan eledim. Mide bandı ile ilgili ayrıntılı tıbbi bilgi için şuradan buyrunuz.

*Sleeve Gastrectomy: Obezite cerrahisi camiasında "tüp mide" olarak bilinen bir ameliyattı bu. Doğrusu en çok kafamı karıştıranı da buydu. Son derece işe yarayan, olanların gayet memnun kaldığı ve gastric bypass'la kıyaslandığında hasta için nispeten kolay bir operasyondu. Aklıma takılan iki nokta vardı. Biri uzun vadede sonuçları ve geri kilo alımı pek bilinmiyordu (ya da ben bulmadım o zamanlar, doktorlar biliyordur elbette). İkinci nokta ise yine diyabet konusunda bypass'a oranla regüle olma-düzelme istatistiği düşüktü. Bu beni en çok caydıran şey oldu aslında zira ben -evet kilo vermek istiyordum- ama Allah da biliyor ya asıl amacım nld ve diyabette iyileşme yaşamaktı. Beni hayattan bıktıran kilonun beraberinde getirdiği yandaş hastalıklardı. Bu yüzden bu seçeneği de kafamda eledim. Sleeve Gastrectomy ile ilgili ayrıntılı tıbbi bilgi için şuradan buyrunuz.