ameliyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ameliyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2011 Perşembe

Umudun öteki adı: Doç.Dr.Halil Coşkun!


Bilmem bilir misiniz, obezite cerrahisinde, hastalar arasında bir şehir efsanesi vardır. " (x)'i görür görmez benim için doğru hekim olduğunu anlamıştım!" Hasta camiasına girdiğinizde bu sözü çok sık duyarsınız ne yazık ki. Korkarım ki buna inanıyorsanız hayallerinizi yıkmak zorunda kalacağım çünkü bu efsane her ne kadar romantik ve dramatik dursa da, kulağa çok süslü gelse de, sadece efsanedir! 

Birini görür görmez sizin için doğru insan olduğunu düşünüyorsanız ona ameliyat olmak yerine onunla evlenmeniz daha makul bir seçenek olur zira bu yaşanana pratikte "seçim" değil "aşk" denir :)

Şaka bir yana size uygun hekimi nasıl seçebilirsiniz o zaman? Bu ancak sizin bileceğiniz, kişisel kriterlerinizle ilgili bir konudur.  Ben ancak size ufak ipuçlarıyla yol gösterebilirim. Bu konuya ayrıntılı olarak başka bir yazıda değineceğim zaten.  Peki Ben, benim için Halil bey'in doğru hekim olduğunu nasıl anladım?

2009'un son aylarında, yanılmıyorsam Aralık, kuzenimle birlikte Halil beyin o zamanlar çalıştığı hastaneye doğru yola çıktık. İnanılmaz heyecanlıydım. Dokunsalar ağlayacak, melankolik, heyecanlı bir haldeydim ve inadına yol bitmek bilmiyordu. Hastaneye gelip hocanın odasını bulduk. İçerisi asistanlarla doluydu, kapıda beklemeye başladık. Çok geçmeden içeri girdik. Halil bey elimizi sıktı ve biz de karşılıklı koltuklara oturduk. İlk dikkatimi çeken el sıkışıydı. 

[Sizi bilmem ama ben "kedi patisi verir gibi el sıkan insan" dan kadın olsun erkek olsun nefret ederim. Doğru düzgün el sıkmak, hem kendine güven belirtisi, hem de başkasına güven vermektir.] Düzgün, güçlü, ve kendine güvenli bir el sıkıştı. Heyecanımı yatıştırmıştı biraz olsun. 

İkinci dikkatimi çeken ise "temiz" olmasıydı. Tabii ki hiç birimiz sokağa lekeli, pis şeylerle çıkmıyoruz ya da doktorlar allah için pasaklı değiller. Burada temizden kastım "jilet gibi olmak" Bir insanın size dikkat edip, size özen göstermesi için önce kendine özen göstermesi gerekir diye düşünüyorum. Nasıl ki şişman diyetisyenler ya da söküğü olan terziler alabildiğince iticiyse paspal bir hekim de öyledir bence. Gerçekten Halil hoca insanın gözünü alacak kadar temiz, jilet gibi ve pırıl pırıldı. Üstüne üslük gülümsüyordu ve ben kişisel tarihimde gülümseyen insanları çok severdim. [Çünkü ben de böyle bir insanım.] Daha ağzını açmadan karşındakinde olumlu intiba bırakmak sanırım böyle bir şeydi. 

Görüşme hasta-doktor muhabbetinden çok sohbet havasında ilerliyordu ve ben iyice rahatlamaya başlamıştım. Aklımda açıkçası tek soru dönüp duruyordu. Acaba hoca beni geri çevirecek miydi? Artık hem vücudumun gücü, hem ruhumun gücü tükenmiş gibi hissediyordum, eğer Halil hoca da beni geri çevirseydi olacakları düşünmek bie istemiyordum. Tanrı yakarışlarımı duymuş olmalı...
Hoca boyumu, kilomu, vki'mi sordu, söyledim. Ameliyat tiplerinden söz ettikten sonra bana hangi ameliyatı düşündüğümü sordu. Ben de "gastric bypass" dedim. Çok uzun zamandır bunu araştırdığımı ve bilinçli olduğumu da söyledim. Önce tahlillerine başlayalım, gidişata göre üzerinden geçmek gerekirse tekrar konuşuruz dedi. Hala ayaklarımdan bahsedememiştim. Hayır derse diye o kadar korkuyordum ki. Ancak korkunun bana hiç faydası yoktu. Söylemek zorundaydım. Yay gibi gerilmiştim ve konuya girdim. 

"Hocam benim ayaklarımda böyle böyle bir sorun var, şöyle oldu, böyle oldu, neticeten ayaklarımda açık yaralar var. " Halil hoca şöyle bir durdu, o duruş belki bir saniyeydi ama bana yıllar, yüzyıllar gibi gelmişti. "Ayaklarını görebilir miyim?" dedi. Gösterdim. Ayaklarımda sargılar vardı ama hali aşağı yukarı belliydi. İki ayağınızı da kırk kat sargıyla saracağınız bir şeyin vahameti elbette bellidir. "Hallolur onlar, sorun yaratacağını sanmıyorum." dedi. Kuzenimle birbirimize bakakaldık. [Ağlama molası müsaadenizle]

Hallolur! Hallolur! Kulağımda binlerce defa yankılandı sanki sesi. Defalarca kapılarından döndüğüm doktorlar, yattığım hastaneler, çilehane gibi odalar, çektiğim acılar, acılar nedeniyle yaşayamadıklarım, yaşayamadıklarımdan içimde kalanlar. Bu sözle gözümün önünden aktı gitti desem inanır mısınız? Orada nasıl ağlamadım, nasıl çıkana kadar bekleyebildim, ya da nasıl sevinçten zıp zıp zıplamadım hayret ediyorum. Dışarıdan "salon kadını çizgisi"ni bozmayan benim içimde ne fırtınalar kopuyordu halbuki! "Ben ol da bil." demiş ya Mevlana, benimki de işte öyle...

Ben mana alemimin derinliklerine dalmışken hoca çoktan gerekli evrakı, sevki yazmaya başlamıştı bile. Bir sürü yere bir sürü tahlil verecektim. Bir sürü yerden verdiğim tahlilleri alıp anestezi'de birleştirecektim. Olsun, kolaydı. Yeter ki beni tedavi etsindi. Gerisi umurumda bile değildi. 
Hemen o gün kan tahlili verip neşeyle eve döndüm. Tanıdıkları tek tek arayıp müjde verdim. Kolay mı, yıllardır yakınlarım da benimle azap çekmiş, üzülmüşlerdi. 

O sezon yavaştan 2010 hazırlıkları başlamış, tiyatroda işler çok yoğunlaşmıştı. İnanılmaz bir sezon yaşıyorduk. Her oyun full olduğu gibi, her gün de oyun vardı. İşin komik tarafı benim tahlillere gitmem gereken günler hafta içiydi ve ben hafta içi 5 gün boyunca oyundaydım! İzin almak ise bizim işler için ancak tatlı bir hayaldi. 

Tahlillere dokunamadan 2010 gelmişti bile. Ara sıra da olsa iptal olan oyunlar sayesinde arada gidip ufak ufak tamamlamaya çalışıyordum. Çalışmak o dönem için -mecbur- olduğum bir şeydi, aksatamıyordum. Bir yandan günde 4 apranaxla iş gününü tamamlıyor, tarifi imkansız acılarla iş yapıyordum. Tek tesellim "Belki bu ameliyatla geçecek bu acılar" idi. Ekip arkadaşlarım ve patronum, sağolsunlar, bana anlayış gösteriyorlar, oyun aralarında dinlendiriyorlardı fakat ne kadar dinlenirsem dinleneyim olmuyordu, o lanet ağrılar dinmiyordu işte...

Göz açıp kapayıncaya kadar 2010 yaz sezonu gelmişti. Bu arada tahlillerimin yarısı bitmiş, yarısı da yapılmak üzere bekliyordu. Sezon bitmişti ancak benim paraya ihtiyacım vardı. Bir biçimde bir mucize olsa diyordum ki hayatımın en güzel iş tekliflerinden biri geldi. Kariyerime bir uzun metraj daha katacak, sevgili Müjdat Gezen, Haluk Bilginer, İlker Ayrık ve Gülçin Santırcıoğlu ile "Memlekette Demokrasi Var" da oynayacaktım. 

Her ne kadar aklım hastanede ve ameliyatımda olsa da bu işi geri çevirmem hem maddi, hem kariyer anlamında imkansızdı. İstediğim kadar acı çekeyim öyle ya da böyle bu iş yapılacaktı! Şansıma oynadığım rol (Gülizar) da ayaklarından hasta (fil hastalığı) bir kadındı ve rolle adeta kaynaşmıştım. Hayatımda en keyif alarak ancak gerçekte fiziksel olarak çok acı çekerek yaptığım iş olarak tarihe geçti. 

Film çekimi, gala, özel gösterimler, reklam derken yaz bitmişti. Benim tahlillerim ise anestezide toplanacak minvale nihayet gelmişti. Anestezi uzmanının karşısına geçtiğimde hiç de iyi haberler almayacaktım oysa. Bembeyaz kağıtların üzerinde yine benimle ilgili minik felaketler vardı. Yeni felaketlerim guatr, kolestrol ve astım başlangıcı idi. Ben daha diğerleriyle baş edemezken bunlarla ne yapacaktım?

Astım için inhalerlara, diğerleri için de ilaçlara başladım. Artık günde 4 insülin, 4 apranax ve 3 inhaler ve dört ilacım vardı. Olsun, sonuçta geçecekti. Kendimi böyle telkin ede ede eylül ayını getirmiştim bile. 

Ekim aynın güzel bir günü tahlillerimi de alıp Halil hocaya göstermek üzere yola çıktım. Kaderimde rötar olacak ya, bu sefer hoca o hastaneden ayrılmış, başka bir hastaneye geçiyordu! Kaderime bir miktar sövmekle beraber hoca nereye ben oraya hesabı arkasından onun gittiği hastaneye gidecektim. O saatten sonra sağlık ocağına gitse bile arkasından giderdim. (Hoş hala da giderim)

2010 Ekiminden sonra (benim sezonum bir kez daha açılmışken) diğer hastanede yapılan testlerimin hepsi  tekrar yapıldı. Her tahlil bir daha alındı, gerekli her doktorla bir daha görüşüldü ve bir yıl daha geride kaldı.

Aslında aradan bu kadar zaman geçmesine (o zaman çok hayıflansam da) şu an şans gözüyle bakıyorum. Hem herşey hem benim, hem doktorumun içine sindi. Hatta iki kez sindi :) , hem de görüşme süremiz kısıtlı olmasına rağmen ben Halil hocayı,o da beni daha iyi tanımış oldu. Her hastaneye gidişimde onunla ilgili kafamdaki yargılar pekişiyor, her seferinde kararımdan daha bir memnun kalıyor ve onun beni tedavi etme kararına bir kez daha minnet duyuyordum.

Halil hoca titizdi, hiç bir ayrıntıyı gözden kaçırmıyor, insanı can kulağıyla dinliyordu. Ayrıntılara önem veriyor, gülümsüyor ama sırf siz mutlu olasınız diye bir takım gerçekleri gizlemiyordu. Yaşayacağınız olası şeyleri pozitifse de, negatifse de şak şak koyuyordu masaya. Hepsinin ötesinde dürüst bir insandı. Hiç bir zaman, bir an bile bana iyileşmem konusunda boş vaad verdiğine inanmadım. O bana ve iyileşmeme ilk andan beri inanmıştı, ben de ona sonuna kadar inandım ve güvendim.

Yaşadığım hezeyanları da, üzüntü dalgalarını da, yaşattığı sevinci ve dünyanın en mutlu insanlarından biri yapmasını da bu dönemlerde çok paylaşamadım Onunla. Bunun sebebi hem şimdiye nazaran, geçmişte daha kısa görüşmelerde bulunmuş olmamız, hem de benim arap atı gibi geç açılan bir insan olmamdan kaynaklanıyordu. 

Son derece sosyal, son derece konuşkan biri olmama rağmen major mutluluk ve major acılarda konuşamam ben pek. Yazarım ama, hep yazarım. Yazamıyorsam da biriktiririm. Yine öyle yapmıştım. Allahtan O çok sabırlıydı ve ameliyattan sonraki dönemde tek tek döküldü ağzımdan çoğu şey. Yine de çoğu şeyi de burada ilk defa okuyacağına eminim.

Gün döndü, günler döndü. Tahlillerim, testlerim tamamlandı.[Tahlilleri daha sonra ayrıntılı biçimde yazacağım için özet geçiyorum] Anestezi onayı, endokrinoloji raporu, her şeyi tamamlayıp Mart 2011 sonlarında hocanın karşısına oturdum. 

Tiyatrodan ayrılmış (yarım sezonluğuna), işlerimi ayarlamış, kendimi iyileşmeye adamış, mükemmel motive olmuştum. Halil hoca tahlillere, testlere tekrar baktı ve "Nisan başında müsaitsen yapalım artık şu ameliyatı!" dedi.

O zamanlar bilmiyordu, hayatımda hiçbir şey için bu kadar müsait olmamıştım!...


*Fotoğraf Doç.Dr.Halil Coşkun'a aittir.










16 Temmuz 2011 Cumartesi

Ah minel mevt! [Bir bitiş tefrikası]


Ameliyat olma kararı aldığım ana kadar hep söylediğim bir şey vardı. Bazı insanlar bir olay yaşarlar ve gaza gelmelerine sebep olur bu olay. Ne bileyim okulda gençler dalga geçer, kızımız bir üst sınıfa kastırıp incecik başlar. Bu ve bunun gibi binlerce örnek ve hatta film, dizi vs. vardır. Ben de kararımı verene kadar hep söylediğim şey "Bana niye böyle olmuyor, niye hiçbir şeyden gaza gelmiyorum"du. Pek tabii ki bunu "Biri gelsin, hayatımı önce lunaparka, sonra cehenneme çevirsin, ölümlerden döneyim de ancak sağlığıma kafayı takayım" baabında söylemiyordum. Heyhat kader yanlış anlamış olmalı...

Evlenmek o sıralar için düşünmediğimiz ama uzun vadede düşündüğümüz bir mevzuydu O'nunla. Sadece süreci -epeyce- hızlandıracaktık, olacak bitecekti. Her ne kadar ailesine karşı geliyor olacaksak da bir kaç yıl sonra bir bayramda seyranda, en olmadı torunları olunca affederler diye düşündük.

Ertesi sabah daha umutlu, daha yeni bir güne uyanacağımı düşünüyordum ki sabah 8:15'te kapı adeta yıkılırcasına çalmaya başladı. Aklım yerinden oynamıştı. Oldum olası ani (telefonla,kapı ziliyle) uyanmayı sevmezdim ve kapıdakine sıkı bir fırça atmak üzere sinirli sinirli kapıyı açtım. O an benim eridiğim, tansiyonumun kimbilir kaçlara düştüğü, o an sanıyorum hayatımın en kötü anlarından biriydi. Sevdiğim adamın annesi ve babası (fotoğraflarından gayet iyi tanıyordum onları) karşımda duruyordu. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. Bir an, bir kısacık an karşılıklı bakıştık.

Derken benden epey kısa ve epey de zayıf(!) olan müstakbel kayınvaldem beni kapıya doğru itti. Öyle bir boş bulundum ki kapının kolunun sırtımda yaptığı morluk günlerce geçmedi. Basiretim bağlanmıştı, içeri girdiler ve kapayı kapattım. Annesi çekmeceleri karıştırmaya, babası da evi aramaya başladı. Ne aradıklarını asla bilemiyordum, şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Nihayet "Biz O'nun anne ve babasıyız." dedi babası. "Biliyorum" dedim. Sesim adeta miyavlar gibi çıkmıştı. Sonradan öğrendim ki harıl harıl aradıkları evlenme cüzdanıydı!

Salondaki iki koltuğa oturdular, ben de karşılarına oturdum. Bir an önce toparlanmam gerekiyordu. O'nun nerede olduğunu sordular, işyerinde olduğunu söyledim. Salonun ortasında O'nun mezuniyet fotoğrafı duruyordu. Babası buna nedenini anlamadığım biçimde çok kızdı. Zaten olan biten hiçbir şeyin nedenini anlayamıyordum ya neyse. Derken babası belini işaret edip "Bak kızım ben askerim, seni de O'nu da vuracağım, başımızı öne eğdirdiniz. Şimdi zorluk çıkarma da O'nu ara, hastayım de ve buraya gelsin. Bu dava da bitsin." dedi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım ve ağlamaya başladım. Aklımdan saniyede milyonlarca şey geçiyordu. Tamam beni istememişlerdi ama biz işin namus ve öldürme boyutuna nasıl gelmiştik? 21.yüzyılın İstanbul'unda yaşadığım şeye kendim bile inanamıyordum. 

Kendi kendime dahi hayret ederek "Kusura bakmayın ama burası İstanbul, ben O'nu hastayım diye ararsam paniğe kapılır. Bir arabanın altında kalsa ne yapacaksınız? Ben bunu yapamam, O'na yalan söyleyemem!" dedim. Bunu hıçkırıklar içinde şakır şakır ağlarken söylemiştim ve annesi "Benim malımı bana koruyor xxx'e bak!" diye ayaklandı.

Tam daha fazlasını da yaşayamam herhalde dediğim noktada annesi açtı ağzını yumdu gözünü. Önce sakinleştiğini sanmıştım. "Nerede tanıştınız?" dedi, anlattım. "Ne zamandır berabersiniz?" dedi anlattım. Derken asıl mevzuya geldi çattı annesi. Hayatım boyunca unutmayacağım, hayat boyu aklımın bir köşeesinde kalacak o tarihi konuşmayı yaptı.

"Bana bak, benim koç gibi oğlumu nasıl ikna ettin, nasıl tuzağa düşürdün? Büyülerle bilmemnelerle mi kendine bağladın bilemem. Şu kadarını söyleyeyim ben seni oğlumla yatakta bassam, kendi gözlerimle görsem oğlumun sana aşık olduğuna inanmam. Benim oğlum dengi bir kızla evlenecek ve bana torun doğuracak!"

Gözyaşlarım sicim gibi yanaklarımdan akıyordu. Sürekli, nasılsa evleneceğiz, tatsızlık çıkmasın mantığında alttan alıyordum, yoksa elbette verecek cevabım olmadığından değil. Bu esnada babasının ağzını bıçak açmıyordu. Eli belinde oturuyor ve bizi izliyordu. Ha vurdu ha vuracak diyordum içimden ama geri adım atmayacaktım. Ne olacaksa olacaktı! Bir ara tuvalete kaçıp 155'i aramayı düşündüm ama yakalarlarsa olacakları düşünmek bile istemiyordum.

"Size nasıl göründüğünü bilemiyorum ama biz yanlış bir şey yapmadık, sadece birbirimizi sevdik, çok da mutluyuz" dedim. Sanırım bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Annesi ayağa kalkıp kolumu kavradı, ben hala oturuyordum. O pehlivan gibi bedenim utanç ve korkudan leblebi gibi kalmıştı. Kolumu sıkmaya devam ederken tarihi ikinci konuşma geldi.

"Bana baksana sen, sen hiç aynaya bakmıyor musun? Şişmansın, hastalıklısın, senin yarın öbür gün çocukların da sakat sakat doğar. Kolsuz bacaksız çocukların olur. Seni böyle, bu halde kim ister? Buldun saf, salak oğlumu yamanmaya mı çalışıyorsun? Büyü mü yaptırdın, dua mı okuttun bilmem ama sen bu işi unut!!! Oğlumun peşini bırak! "

Tek söyleyebildiğim "ama biz birbirimizi seviyoruz" du. Ağladım, çok ağladım. Bu sözler aylarca, günlerce kulağımda çınladı ve özgüvenimi yerle bir etti.

[Daha ayrıntılı ve daha çirkin konuşmalar da vardı ama amacım olayın ana fikrini anlatmak sadece, her ne kadar vaktiyle canım yansa da karşı tarafın kişilik haklarını da olabildiğince korumaya çalışıyorum aktarırken.]

Sanıyorum bana istedikleri dersi verdiklerini düşünmüş olacaklar ki O'nu yakalamaya gittiler. Kapıyı çarptılar ve gittiler. Bir an beklemeden O'nu aradım hemen. Olanları anlattım ve hemen izin alıp eve gelmesini söyledim. Onlara yakalanmasın diye trenle değil dolmuşla gelmesini de tembih ettim. Çünkü tren garına pusuya yatacaklarını duymuştum konuşmalarından. Yarım saat sonra O geldi, çok kötüydü. Ben zaten ayaklı ölü gibiydim. Bembeyaz.

Ailesi sürekli arıyordu, işyerinden kaçtığını öğrenmişlerdi. Yanımda olduğunu anladılar. Direk ailemi arayıp olan biteni anlattım. Ailelerin görüşüp bir orta yol bulması gerekiyordu. Ailem yola çıktı apar topar. [Elbette işin silah, kötek boyutunu telefonda söylememiştim].

Alel acele ne yapabileceğimizi konuştuk ve ailesi döner dönmez hemen nikahı basmaya karar verdik yalnız bir sorun vardı, yanlarına yalnız gitmeye korkuyordu. "Sen gelme ama ben seninkilerle buluşup gideyim." dedi. Tekrar ailemi aradık ve O'nun ailemle buluşması ayarlandı. Sonra da iki aile Kadıköy'de buluşup konuşacaktı. Ya da o an bizim taraf öyle sanıyordu.

[Kadıköy'de karşılıklı çay içerken olaylar tatsızlaşmış, annemin tansiyonu düşmüş, onlar uzlaşmak bir yana tekrar ikimizi de öldürme planlarından söz etmişler, bizimkiler de dellenmişti. Zaten kopmakta olan ipler iyice birbirinden ayrılmış, bir taksi çevirip O'nu tıka basa içeri atıp gitmişlerdi.]

Konuşmanın gidişatını bozmamak için telefonla arayamıyordum ama meraktan ölebilirdim. Derken saatler sonra kapı çaldı. Annem ve eşi yalnızdı. Peki ya O? O neredeydi? Bir taksiye binip götürdüler sürüye sürüye dediler. Hemen telefona sarıldım. Telefon bir türlü açılmıyordu. Meraktan deliye dönmüştüm. Bu kadar ölüm kalım muhabbetinden sonra dönmem de doğaldı. Nihayet akşama doğru telefon açıldı ve O'nun titreyen sesini duydum." xxx'deyiz, beni zorla buraya getirdiler.Bu gece konuşacağım tekrar, şimdi sakinleşmelerini bekliyorum. Bekle beni." O gecenin neredeyse her saniyesini ağlayarak geçirdim.

Sabaha kadar yolunu gözüp gözyaşı döktüğüm adam aslında gitme planları yapıyordu, bense bunu sabahın köründe işyerine açtığım telefonla öğrenecektim...

Ertesi gün önce işinden istifa etti. Sonra beni aradı. "Eve gelip eşyaları toplayacağız annemlerle" dedi. "Gidecek misin, nasıl gidersin? Beni bırakıp nasıl gidersin?" dedim. "Gideceğim, en doğrusu bu." dedi. "Sadece sen gel, annenler bir daha buraya asla giremez." dedim.

Geldi. Taşınmak için karton kutuları bile hazır, hemen toparlanmaya başladı. Ben aldığım sakinleştiriclerle ayakta duruyordum ama bana açıklama yapmıyordu. Sadece "en doğrusu bu" diyordu. Ben, her halükarda seveceğini söylediği ve asla bırakmam dediği ben, bir gecede bitmiştim adeta. "Tehdit mi ettiler, dövdüler mi, sövdüler mi?" Mantığa oturtmaya çalışıyordum ama her mantık elimde kalıyordu. Ağzını bıçak açmıyordu. Nihayet giderayak "Bu film burada bitmeyecek, ben sana bir söz verdim Ya seninle, ya hiçkimseyle. Bunu onlar da görecek." dedi. Duvara "to be continued..." yazdı. 

Bir efsane mi, gerçek mi bilmiyorum. Ortaçağda kadınlar savaşa giden kocalarına saçlarını örüp keser verirmiş. O gittiğinde çirkin olmak için. Belime kadar saçlarım vardı benim de. Odama geçtim. Saçlarımı ördüm sıkı sıkı ve dibinden kestim. Şak diye, bir darbede. Kocaman iğrenç bir mutfak makasıyla. O çok sevdiğim saçlarım bir anda elime düşmüştü. Sanıyorum annem o an delirdiğimi düşünmüş olmalı. Hemen bir ilaç daha getirdi bana. Ne olduğuna bakmadan ne getirirlerse içiyordum artık. Saçımı elime aldım ve toparlanmakta olan, sevdiğim adamın yanına döndüm. Saçımı avuçlarına bıraktım ve "Bekleyeceğim." dedim. Sadece bekleyeceğim.

O gün öğleden sonra, 2009'un sıkıntılı bir temmuz günü tüm eşyalarını topladı. O'nu nasıl ve neyle ikna ettiklerini söylemeden, açıklama yapmadan, sonunu dinleyemediğiniz bir şarkı gibi, devamını bilmediğiniz için gidemediğiniz bir adres gibi, yarım bırakarak herşeyi, eşyalarını  topladı tek tek, gitti.

Gitti...

---

"Bıraktım öyle kalsın, bizim gibi darmadağın..."

Onsuz günlerin başlangıcı benim de adım adım çöküşümdü adeta. Günlerce O'ndan haber alamadım. Günlerce ilaçlarla uyudum. Günlerce aynı pencerede oturdum. Günlerce yola baktım. Dua ettim, diz çöktüm, ağladım, süründüm. Günlerce yemek yemedim. Neredeyse 10 kilo verdim.

Nihayet günler sonra bir arkadaşıma arattım O'nu ve sağlık haberini alabildim. İyiydi ama baskı altındaydı, interneti yoktu. Aklım almıyordu, insan tuvalette olsun bir mesaj atar diyordum. Aklım almıyordu.

Gidişinin ardından herkese bahaneler buldum. Çok geniş bir ortak çevremiz vardı. Herkes soru soruyordu. Kimseyle konuşmak istemiyor, telefona çıkmıyordum. Bu olanların nesini anlatacaktım ki? Hangi yanından tutsam elimde kalacak, daha da kötüsü muhtemelen bu çağda böyle şey olmaz diye bana inanmayacaklardı. Hoş zaten anlatmazdım, bana yakışmazdı.

Gidişinin ardından tam 101 gün evden çıkmadım. Ojelerimi silmedim, gerekmedikçe banyo yapmadım. Sadece saf, katıksız bir acı çektim. Gidişinin ardından kucağıma ilaçları koyup ölmek istedim, annemi düşünüp vazgeçtim. Gidişiyle beraber kendimi aylarca çirkin olmaya mahkum ettim. Makyaj yapmadım. Mutlu olmadım, küpe takmadım, ağzımın kıvrımıyla bile gülmedim.

Gidişinin ardından filozof oldum, sayfalarca yazı yazdım. İsyan ettim. Yaradılmış bir varlığı bu kadar seviyor olmam ne saçmaydı. İnsan ancak kendini yaratana bu kadar sevgi duyabilirdi. Gidişinin ardından annem delirdiğimi sandı hep, kendime zarar vermemem için sürekli başımda oturdu. Sürekli ilaçlar verdi. Üstüme titredi.

Tam 101 gün sonra arkadaşlarım eve gelip, ojelerimi silip, üstümü başımı giydirip beni evden çıkardılar. Çıkış o çıkış oldu. Sonrasında öyle bir dağıttım ki kimseler toparlayamadı.

Aylarca O'ndan haber alamadıktan sonra hayatına devam ettiğini ve beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım. İnterneti bağlandığı halde (ortak bir arkadaşımızdan öğrenmiştim) bana ulaşmıyordu bir biçimde. Son derece atarlı bir ayrılık maili attım. Benden zaten ayrılan bir adamdan kendimce ayrılıyordum! Bağrıma taş basıyor ama bu ilgisizliği kaldıramıyordum. Maile hemen yanıt geldi. Paragraflarca hala beni çok sevdiğini, sonumuzun birlikte olacağını söylemişti. İnanmıştım...

Sonrasında çok içtim. Öyle böyle bir içmek değildi. Unutmak için içiyor, sızıyor, tekrar içiyordum. Şu kesindi ki bir faydası olmuyordu. Rüyamda, gittiğim yerlerde, evin her yerinde, en önemlisi de içimde O vardı.

Duvara hapishanede gün dolduranlar gibi biten ayları işaretliyordum. Temmuz, Ağustos, Eylül (O'suz bir doğumgünü), Ekim, Kasım, Aralık (O'nsuz bir yılbaşı) derken 6 ay boyunca sadece bir kere saniyelerce telefonla konuşmuştuk ama aşk bitmiyordu. Gözden uzak, gönülden uzak değildi, keşke olsaydı ama değildi.

Ocak 2010'da üzüntüden çene kemiğim eridi. Annem ameliyat oldu. Tam 2 ay her gün dişçiye gitmek zorunda kaldım. Diş hekimim bile "Biri mi öldü, bu kadar ani çene kemiği erimez kızım..." demişti. Bunların hepsinde yalnızdım, umurunda bile olmadı.

Şubat ayında tekrar dellenip atarlı bir ayrılık maili daha attım. Mailime hemen cevap geldi, nasıl oluyorsa biz hiç iletişemediğimiz halde ayrılma lafı geçtiği an mailime cevap geliyordu. O zamanlar bunu anlamayacak kadar salak ve üzüntülüydüm elbette. Bir kez daha beni ikna etti, askere gidip askerliği bitince direk İstanbul'a gelecekti. Eninde sonunda bir plan yapabildiğimiz için daha huzurluydum.

Mart'ın son günlerinde O'nun maillerini kontrol ederken arşiv'de bir iş başvurusu gördüm. İkameti Ankara olan bir başvuru. O an aslında hiç gelmeyeceğini, bu kapıdan çıkarken aslında bittiğini anladım. 8 ay bir "hiçkimse"yi beklediğimi, bitirmeye gayret ettiğim şeyin çoktan bittiğini.....ve bu sefer O da direnmedi. Artık kabullenilmeyecek tarafı kalmamıştı zaten.

Tam 8 ay hiç gelmeyecek birini özlemiş, hiç gelmeyecek biri için hakaretlere maruz kalmış, tehdit edilmiş, bitmiştim...

---

23 Mart'ta bir canlı yayında açıkladım bittiğini. Şarkı aralarında mikrofonu kapatıp ağlıyor, anonslarda ise dinleyicilerimi üzmemek için neşeli takılıyordum. İlişkisinin sorumluluğunu alamayan birinden ayrılığın sorumluluğunu almasını zaten beklemiyordum ama çevreye yapılan açıklamalar beni hep zorladı. Kimse olayın gerçek sebebini bilmedi. Kimse buraya yazdığım kadar açığını okumadı. Kimse bu sevginin bu kadar güçlü olduğunu sezemedi.

Gidişinin, bitişinin ardından açıklama maiyetinde şu yazıyı yazdım, soru sormasınlar diye. İç dökmek için...

Gidişinin ardından bir sene ayağa kalkamadım. Sürekli kredi çekip, hiç çalışamadığım için battım. Uçan kuşa borçlandım. Mahalle bakkalı bile görmesin diye yolumu değiştirdim. Bitişinin ardından hem kalp acısı, hem korkunç ağrılar çektim. Özgüvenimi kaybettim. Hayatımın hatırılı sayılır bir vaktini internette geçirmeye başladım. En abuk siteden, en mantıklısına her şeyi okuyordum. Saatlerce dizi izliyordum aklım boşalsın diye.

Bir gün kelepçe kardeşliği diye bir site keşfettim. Kendime format attırmayı kafama takmıştım fakat bu nasıl olacaktı? Herşeyi geçtim kulağa çok korkutucu geliyordu. Siteden insanlarla tanışmaya başladım. Tanışıp, arkadaş olup birbirimize hikayelerimizi anlattığımızda kelepçenin tek yöntem olmadığını, başka bir yığın yöntemler olduğunu anlattılar bana. Bu sayede obezite yardım sitesini keşfettim. Daha önce buraya girmiş ve bir kaç kez buradakilerle mesajlaşmıştım. Sene 2008 olmalıydı lakin O kilo vermemi ve ameliyat olmamı istememişti, ben de tarihin tozlu raflarına kaldırmıştım bu fikri.

Şimdi ise içimde uyuyan ne varsa uyanmış, özellikle de "çocuklarım sakat doğmasın" diye iyileşmeye karar vermiştim...

Ya sen ya hiçkimse diyen adam ise 2010 Eylül'ünde yeni bir aşka yelken açmıştı bile...Ben O'ndan sonra şu güne kadar kimse ile sağlıklı bir ilişki geliştiremedim. Yapamadığımı anladığım noktada ise ipin ucunu bıraktım ve aşk defterini kapattım, bir daha ne zaman açılacağını bilmeyerek hem de...

Hayatta aşktan çok daha önemli mevzular vardı ve benim içi artık en başta sağlık geliyordu. Eğer bir yolu varsa - ne olursa olsun- iyileşmeliydim. Kaderimde hiç yaşamadığım "iyileşme gazı" nı bu olaylardan sonra yaşadım. Evet kötü, üzüntülü, ölüme paralel çok kötü günlerdi ama sonuçta bana bu gazı vermişlerdi...

Siteden bir tanıdığım bana İzmir'de bir doktorun telefonunu vermişti görüşmek için. Bavulları toplayıp ameliyat olmak için İzmir'e doğru yola çıktık. Benim kararım kesin, gözüm kara fakat ailem tatmin olmamıştı. Ailemi ikna etmek zor olacaktı ama buna doktorla tanıştıktan sonra karar verecektim.

Bir kez daha hiçbir şey umduğum gibi gitmemişti. O zamanlar talihsizlik gözüyle baktığım olaylar zinciri beni dünyanın en şanslı insanı yapacaktı halbuki...Bilemezdim.