meslek hayatına giriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meslek hayatına giriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Hayatım olmuş işler güçler! :)



Hayatımda kader çarklarının benden yana dönmesine alışkın olmayan biri olarak, hem sağlık, hem de aşk yönünden zannedersem altın çağımı yaşıyordum. Tek sorun işsiz olmamdı. Ayda bir teklif geliyor, onda da abuk subuk fiyat yada şartlar getiriyorlardı önüme. Kabul etmem demek, özsaygımı kaybetmem demekti. Elbette kabul etmemiştim.

İnsan hayatta neye yeteneği olduğunu ve neye hiç olmadığını bilir. Örneğin benim matematik, muhasebe, hesap-kitap, raporlama, tablo yapma vs.  gibi işlere zerre yeteneğim yoktur. Diğer yandan çene yapma, sosyal medya, yazı-çizi, yabancı dil, bu zamana kadar yaşadıklarım ve biriktirdiklerim göz önüne alındığında tıbbi şeyler, dekorasyon, tasarım vs gibi şeylere ciddi anlamda yeteneğim vardır. Ben de kendini bilen biri olarak öncelikle kendime uygun bir iş aradım. Bu arada kaderin cilvesi, yine Ekşi Sözlük'ten sevdiğim bir arkadaşımın ortağı olduğu bir ajansa iş görüşmesine gittim. İş görüşmesinde işi aldığım yetmediği gibi, bir de görüşmenin hemen arkasından çok önemli ve çok meşhur bir şirketle toplantıya girdik. :)

Bu kısım şans mı, kaderin cilvesi mi bilmiyorum ama eskiden de (henüz iş ilanlarının sadece gazetede olduğu yıllarda) parmağımı bir ilana koyup, ben buraya gireceğim dediğim her işe girdim. Her projede yer aldım. Bu sefer de şansım yaver gitmişti ve piyasada iyi durumda olan bir ajansta işe başlamıştım. İş koşulları güzeldi ve işimi seviyordum ancak açıkçası gözümü obezite cerrahisine dikmiştim.

Sosyal Medya Uzmanı olarak çalıştığım zamanlarda çok büyük şirket ve grupları temsil ettim. Hiçbirinden negatif dönüş almadım ancak gözüm de gönlüm de hep ameliyatımla ilgili birşeyler yapmaktan yanaydı. Ne kadar çok kişi ameliyatları bilir, kurtulursa o kadar iyiydi. Kimsenin benim gibi, benim kadar acı çekmesini istemiyordum zira kendi acıma katlandığım kadar başkalarınınkine katlanamıyordum. İnsanlar süreçlerini anlattığında her seferinde hüngür hüngür ağlıyordum. (hala ağlıyorum).

Çok yoğun çalışmama rağmen bir yandan da çılgınca hocamı takip ediyordum. Kontrol ve takiplerime de düzenli gidiyordum. Bir gün korkunç bir grip ile uyandım. İşe gitmeye mecburdum. Hocama ne yapabilirim diye mail attım ve ortalama yarım saat içinde bana döndü. Ameliyatın erken döneminde yaşadığım grip vesilesiyle o ara hocamla epey bir görüştük telefonla ve maille. Hemen hemen hepsinde şunu söyledim. "Hocam, benim sizinle çalışmam lazım!" Birlikte çalışmamız lazım." Hemen hemen her seferinde de veto yedim. :D Aslında çok ama çok ciddiydim. :)

Aynı zaman diliminde hocam da kitabı üzerinde çalışıyordu. (bkz: Obezite Kaderiniz Değil). Onlarca ısrarımın (resmen peşinden koştum desem yeridir) ve mail/telefonumun üzerine bir gece hocam, hazırladığı kitapla ilgili birkaç konuda ortak bir çalışma yürütebileceğimizi, uygun olup olmadığımı sordu. Hoplaya zıplaya kabul ettim tabii. Ortaya çıkan eseri çoğunuz biliyorsunuz zaten. Buyrunuz:


Kitap basım sürecine girmişti ancak benim hocamı bırakmaya niyetim yoktu. Bu esnada da yabancı literatürleri araştırıyor, resmen gündüz iş, gece cerrahi araştırma mesaisi yapıyordum. İşe gireli ortalama 1,5 -2 ay olmuştu. Ne yalan söyleyeyim ajans ortamımız çok şenlikliydi ve mutlulukla çalışıyordum. Evet işler çok yoğundu, sandığım kadar kolay değildi, çok büyük markalar/holdinglerin iş yükünü sırtlamıştık ama çalışma arkadaşlarım o kadar iyiydi ve ortamımız o kadar neşeliydi ki! :) Asla haklarını yiyemem. Hatta çok mühim bir toplantıda "xxxx Sabancı" ile yanyana oturup, üzerine kadıncağızı tanımayıp, üzerine bir de laptopumun ekranına bakıyor diye kendisine trip atmışlığım mevcuttur. Gerçi hoşuna gitmişti bence herkes gibi davranılmak ama bu benim kendi yorumum tabii. :)

Normalde ciddi fırça yenilecek bu durumu biz ajansta kahkahalarla geçiştirmiştik. Eğer okuyorlarsa eski patronlarıma selam olsun. :) Biraz şans, biraz da mizacım gereği iş hayatına başladım başlayalı - sahne olsun, sinema olsun, sosyal medya olsun - hem çok az iş değiştirdim, hem çok iyi patronlarım oldu, hem de hep tatlılıkla ayrıldım çalıştığım yerlerden. Çalıştığım yeri, kendi işim gibi, hatta kendiminkinden çok benimserim hep. Huyum böyle. Asla savunamayacağım, arkasında duramayacağım işi yapmadım, yapmam. Kimseye ilenmedim, kimseyle ne alacak, ne verecek sıkıntım oldu. Tüm eski işverenlerim ile hala görüşüyorum. Hatta bazen iş paslaşıyoruz. Ne yaşarsanız yaşayın, nihayetinde en önemlisi bence işin sonunda yüzyüze bakabilecek, oturup bir kahve içebilecek durumda, mümkünse hayır duasıyla çalışabilmektir. Eski ajans patronlarımdan biri ayrılacağım vakit bana şöyle demişti. " Profesyonelliğin -kaşarlık- yanı, senin hiç olamayacağın bir şey. Her zaman insanın senin gibi bir çalışanı olmalı..." O kadar haklıydı ki. Benim için profesyonellik hiçbir zaman -yavşaklık- olmadı. Olmaz da. Beni kısa zamanda bu kadar iyi tanımaları ise ayrı bir güzellikti. Oradaki günlerimden bir kare, buyrunuz:






Gün oldu devran döndü. Bir gün bir mail aldım hocamdan. Hiçbir ipucu yoktu, sadece "vaktin varsa konuşalım" minvalinde bir maildi. Nihayet kendisini telefon, mesaj ve maillerimle bezdirmiş olduğumu düşündüm evvela. Sonra aklıma iş durumu geldi. Vallahi de mevzu buydu. Bunu hissediyordum! Sakin sakin istifamı verdim. Hani ortada bir şey yokken nasıl yaptın diyebilirsiniz, hocam da öyle demişti ama yaptım işte. :) Hissi kablel vukuu diyelim.

Sanırım akşama doğru bir vakitti. Nişantaşı'nda bir kahve içtik, hocam, sanki ben aylarca "beraber çalışalım mıığğ litfeeeeeğn" diye peşinde koşmuyormuşum gibi normal normal asistanı olmamı teklif etti. (Hislerim kuvvetlidir demiş miydim? :) Ben de kendisine birkaç saat evvel zaten istifa ettiğimi söyledim. Ufak çapta bir şok yaşamadı değil. Sonra sonra benim ne kadar "kırık" bir tip olduğumu anlayıp beni sürekli sakinleştirecekti. :)








22 Ocak 2012'den itibaren, resmi olarak, hocamın asistanı olmuştum. Asistan derken sekreterin elit söylemi asistandır hepimiz biliyoruz değil mi? İki üniverste, kariyer mariyer umurumda değildi. Bilmemne çok önemli markasının bilmem çok önemli uzmanı, müdürü olacağıma yüz kere tercih ederdim hocamın sekreteri olmayı. Netekim oldum da. :)





2012 başından bu yana yüzlerce hastamız, danışanımız oldu. Ben, bilmediğim bir mecrada sadece ameliyatlı olmanın tecrübesiyle yol aldım. Binlerce mesaj cevapladım. Bir sürü ameliyata girdim -işi mutfağında gözlemlemek- için. Yüzlerce yerli, yabancı kaynak okudum. Literatürler devirdim, hatta bizzat kendim tıp literatürüne geçtim. Hayatımda beni bu kadar tatmin eden, bu kadar mutlu eden bir iş olmadı...





Aslında itiraf etmem gerekirse benim hayalimdeki iş (lütfen çığlık atmayın) "Adli Tıp Teknikerliği" idi her zaman. Aslında hala öyle ancak yaşım ve işim  itibariyle buna ayıracak ne vaktim, ne halim, ne de 3.üniveristeyi okuyacak takatim var. İlk ameliyata girdiğimde bayılırım diye koltuğa oturmamı söylemişlerdi. Bayılmak şu yana dursun, ben tüm ameliyatı neredeyse hocamın omzunun üzerinden izlemiştim. Tabii o zamanlar ekip benim ne kadar ameliyat videosu izlediğimi bilemezdi. Onlar da haklı, kızlar çoğunlukla ilkinde bayılırmış zira. :)



Gün oldu, devran döndü. Bugün ortalama 1500 hastamız sağlığına kavuştu, ben koordinatör oldum, yeni asistanlar aldık. İşin en dip noktasından başlayan biri olarak şu an sanırım gelbileceğim en üst noktalardan birinde ve hala hocam Doç.Dr.Halil Coşkun'un dizinin dibindeyim.  2011'den 2014'e dek değişen sadece yılların geçmesi değil, benim bir yandan çalışırken bir yandan da sakinleşmem, ehlileşmem. Hayra hizmet edip, bir de sevdiğiniz insanlarla, sevdiğiniz işi yapıyorsanız sizden şanslısı yok. Planlarımız şöyle ki; hocamla birlikte emekli olacağız. :)

Sektörde birazcık sivrildiğiniz vakit, göze batıyorsunuz. Bu bir gerçek. Defalarca ilgilenmeyeceğimi belirtmeme rağmen sektörden bu zamana kadar çılgınca teklifler aldım. İnanılmaz, dudak uçuklatacak fiyatlar, iş koşulları dönüyordu piyasada. Bana asıl koyan hep, biraz fazla parayla beni kendi yanlarına çekmeye çalışan hekimlerdi.[ Ki en son geçen hafta, 5 haneli bir maaşı reddettim.] Bu tekliflerin çoğunu hocama söylemedim bile. İlk gün olduğu gibi, derdim para değildi ve hiç olmayacak.

2012 Ocak'tan beri ben tam olmak istediğim yerde, yapmak istediğim işte, yanyana olmak istediğim insanların yanındayım. İki kişi başladığımız bu yolda, artık bir hayli büyük bir ekibiz. Tek odağımız sağlıklı ve mutlu olmanız. Yapabiliyorsak ne mutlu. Ben her sabah, aynı amatör heyecanla işime başlıyabiliyorsam ne mutlu. Hocam her ameliyathaneye indiğinde, ameliyat ettiği tek hasta, sedyemizde olan gibi davranıyorsa ne mutlu...

Şimdi baktığımda ortalama 3 yıldır beraberiz. Büyüdük ama çirkin manada "profesyonelleşmedik." . Her hastamız biricik, her hastamız özel oldu. Ne mutlu bize, nice yıllara bize...







Peki ya aşk defteri? O da sonraki yazımızda dolacak...
Kaderin çarkları bir kez daha benden yana olacak... :)

1 Temmuz 2011 Cuma

Açılın, okulun en şişman kızı geliyor!

*Şişman insanlara iyi davranın, bir gün hayatınızı kurtarabilirler.

Küçük çocukların bazen ne kadar zalim olabildiğini farketmişsinizdir. Aslında bu çocukların "politically correct" davranmayı bilmemesinden, yani düşündüğünü cart diye söylemesinden ileri gelir. Büyüdükçe yalanlara, adına kibarlık dediğimiz "insan ilişkileri"ne ve maskelere alışırız. Çocukken bunlar yoktur.

Benim için ise çocukken aman aman yaşamadığım zalimlik Üniversite hayatında, sosyal çevremde başgösterdi. İstanbul Üniversitesi'ne, İstanbul'a, yeni evimize, yeni arkadaşlara zor alışmıştım. İstanbul gözümü korkuttuğu kadar da cezbetti beni. Yeni bir çevre edinmem zor olmadı ama bu çevre çok enteresan biçimde şu an ününün doruğunu yaşayan bir şarkıcı kanka, şu an oyunculuğunun en güzel yıllarını geçiren bir ex manken ile kanka olmamla bir miktar değişti.

Aynı okulun farklı bölümlerindeydik, farklı yerlerden de tanış çıkmıştık. Her yere beraber gidiyorduk ve iki adet -literally- çöp gibi, taş gibi hatunun arasında gerçekten yancı gibi duruyordum her zaman. Onlar bunu asla hissettirmese de güzel kızların yanındaki şişman hatun rolü beni bunalıma soktu. (Bu arada isimlerini vermek istemedim zira bu onların hikayesi değil, onları kullanarak hayatımda adım atmadım ve atmam da. Hala çok sevdiğim insanlar ikisi de)

Üstelik çok yakın oturuyorduk ve ya ben onlarda ya onlar bizde takılıyorduk. Beni tanıyanlar bilir, arkadaşlık, çevre edinme vs konusunda gerçekten hiç problem yaşamadığım gibi, Tanrı'nın bir lütfu olarak hep sevilen bir insan oldum. Yeni oluşan arkadaş grubum sayesinde gerçekten adını hayal bile edemeyeceğim çok kişiyle tanıştım. Bir çoğunun en az benim kadar normal insanlar olduğuna aymamla birlikte büyüleri de bozuldu.

Bu esnada annemin ve tabii de benim ilk diyetisyen girişimlerimiz başladı. İlk diyetisyenim benden daha kilolu olduğu için (epic fail) kesinlikle kendisine güvenmedim. Derken pasif jimnastik ile tanıştım. Başlanan her rejim gibi o da uzun sürmedi ve yarım bıraktım. Bıraktığım an da verdiğim 6 kilonun iki katını aldım. (Yanılmıyorsam buna yo-yo sendromu deniyor) Diyetisyenlerin verdiği her listeyi bir aydan sonra evde uçak yaptık, eğlendik. Verdikleri listeler ne gerçekçi, ne de uygulanabilir şeylerdi. Kahvaltı etmemeyi, öğün atlamayı güzel ve sağlıklı şeyler sanıyordum o zaman. Kilo vermek için verdiğim her çaba metabolizmam ve iştahım tarafından büyük bir kuvvetle püskürtülüyordu. Derken elbette kapımı tekrar aşk çaldı. Bu sefer sırılsıklam aşık olmuştum!

Cem'le internette tanıştık. Ufak bir sorun dışında ilişkimiz şahane gidiyordu. Ben 18, o ise 28 yaşındaydı. Allahtan bu sefer o da bana aşıktı (ya da ben öyle sanıyordum). İlşkimiz gayet hararetliydi, sıklıkla kavga ediyorduk. Yaşım dolayısıyla ben onun isteklerine cevap veremiyor, kendimi eksik hissediyordum. Bu da ilişkide problem oluyordu. Sonra bir gün bir baktım ki biz hiç dışarı çıkmıyoruz! (Bunu farketmem epey uzun sürdü) (biraz salak olabilirim o yıllarda, evet) Cem'in bana çok emeği geçti kişisel ilişkiler ve her konuda ama benden utandığını ve o yüzden benimle dışarı çıkmadığını anladığımda hayatımın en sağlam hayal kırıklıklarından birini daha yaşamıştım.

İte kaka bir süre daha yürüttüm ilişkiyi, sebebi de ondan vazgeçemeyecek kadar aşık olmamdı. En sonunda gerçekten çok büyük bir kavgayla bitirdik. Benden utandığını asla kabul etmedi, tek söylediği "Ben seni kardeşim gibi görüyorum artık." idi ve bu da zaten yeterince kalbimi kırmıştı. Ben gerçek sebebi de biliyordum üstelik. O gün (ayrıldığımız gün) bir kutu amerikan aspirini içip intihar etmeye çalıştım. O zamanlar bir miktar salak olduğum için aspirinle intihar edilmeyeceğini bilmiyordum. Cem'e telefon açıp dokunaklı bir konuşma yapacaktım hesapta (tam ergen) fakat telefonda baygınlık geçirdim.

Nişantaşı'ndan Ataköy'e ışık hızıyla gelip beni kusturdu. Üstümü başımı yıkadı, yatrdı. Anneme haber verdi (elbette intihar ettiğimi söylemedi, hastalandı dedi). Trip atmak için intihar edilmeyeceğini de öğrenmiş oldum. Üstelik trip atmaya çalıştığım adam hayatımı kurtarmıştı! (rezillik diz boyu).Alıp başımı gitmek istiyordum ama nereye?...

O sene can havliyle İstanbul Üniversitesini bırakıp (evet yaptım bunu), yeniden sınava girdim. Çanakkale 18 Mart'ı kazandım. Ne olduğuna bakmadan sorgusuz sualsiz bir yerlere gidesim vardı. Çalıkuşu misali yollara düşecektim ki bir sabah sakin sakin otururken karnıma korkunç bir sancı girdi. Sancıdan bayılmışım. Gözümü açtığımda başımda annem ve teyzemi gördüm. Bir daha ayıldığımda ise ambulanstaydım.

Hastanede ilk iş batın usg çektiler (Karın ultrasonu) ve doktor hanım bana bakıp "aman allahım! " dedi. Sonra tekrar bayıldım. Ne kadar profesyonelce değil mi? Hastanın suratına baka baka "Aman Allahım!" demek. Acilen apar topar ameliyata alındım. Sağ yumurtalığıma yapışık tam 6,5 kilo(!) bir kist patlamak üzereyken alındı. Sağ yumurtalığım da yapışık olduğu için alındı ve teşhisi ayılıp kendime geldikten ve karnımdaki birbirinden biçimsiz korkunç 60 adet dikişi gördükten sonra öğrendim. Polikistik Over Sendromu! (PCOS).

Çook sonradan öğrendiğim kadarıyla kilo-pcos ve diyabet birbirini tetikleyen şeylermiş ve hasta -hala- diyabet değilse bir pre-diyabet tedavisi gerekirmiş. Kendi araştırmalarımla bulduğum sonuçtan sanıyorum o zamanki doktorlarım haberdar değildi.(!) Kilonun sağlığıma indirdiği ilk major darbe bu oldu.

Tabii bu sayede ikinci Üniversiteme yani Çanakkale'ye karnım boydan boya yarık, sittin adet iyileşmemiş dikiş, korkunç bir ruh hali ve bir avuç ilaçla başladım. Ameliyattan dolayı bir hafta geç başlayabilmiştim üstelik. Herkes iyi kötü birbiriyle kaynaşmış, ben tabiri caizse ampul gibi ortada kalmıştım. Sadece fönlü saça yurda gittiğim için adım anında "sosyete" ye çıkmış, sonradan öğrendiğime göre de oturduğum koltuğun minderinin çökmesiyle minderi eline alıp popomun kocamanlığıyla ilk günden dalga geçmeye başlamışlardı yurt arkadaşlarım.

Çanakkale İstanbul'a göre, hatta Ankara'ya göre bile fazlaca tutucu ve her nedense en büyük gelir kaynağı olan öğrencilerden nefret eden bir şehirdi. Geçirdiğim ameliyat dolayısıyla pansumana gittiğimde doğum yaptığımı (sezaryen) sanan ve dedikodu yapan iş bilmez hemşireler mi istersiniz, şampuan alırken kendi dedikodunuzu duymak mı dersiniz...Gerçekten çok sıkıntılı zamanlar yaşadım. Gün olup devran döndüğünde bana "Doğum yapmışsın sen!" diyen hemşire bir gün evimin önünde fenalık geçirmişti ve şansa bakın ki bir paket meyve suyuyla hayatını kurtarmıştım. (Keser döner sap döner vs. Karma is a bitch) Elbette çok keyifli anları da oldu ama verdiğim bu karar (İstanbul'u bırakıp gitmek) hayatım boyunca belki de en hayıflanacağım, "keşke" kelimesine en yakın duracağım şeydi.

Ne İstanbul Üniversitesinde okuduğum bölümü (Müt. Terc.), ne de Çanakkale'deki bölümümü (Tasarım) yapmayacağımdan emin oldum bir kaç yıl içinde. Hayat bana bambaşka yollar hazırlıyordu. Yavaş ve emin adımlarla hem de. Günü gelip Çanakkale defterini kapattığımda ise nihayet ne yapmak istediğime karar vermiş, teoriden sıkılmış ve bir an önce hayatın pratiğine geçmek ister bir haldeydim.

Pılımı pırtımı toplatıp Çanakkale'den ayrıldım ve yuvama İstanbul'a geri döndüm. Gönlümde yatan arslan'a, "aman beş kuruşsuz kalırım" diye başlamadığım konservatuara inat oyunculuk adeta kollarını açmış beni bekliyordu. Dönüşümden kısa bir süre sonra küçük özel bir tiyatroda iş buldum. Teknik olarak Tiyatro eğitimi almadığım için kurslara gitmeye başladım. Böylece meslek hayatım başlamıştı ama obezite burada da yakamı bırakmayacaktı...

Bu arada her iki Üniversitenin de en şişmanı olduğumu söylemiş miydim :)