ayağa kalkmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayağa kalkmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Hayatım olmuş işler güçler! :)



Hayatımda kader çarklarının benden yana dönmesine alışkın olmayan biri olarak, hem sağlık, hem de aşk yönünden zannedersem altın çağımı yaşıyordum. Tek sorun işsiz olmamdı. Ayda bir teklif geliyor, onda da abuk subuk fiyat yada şartlar getiriyorlardı önüme. Kabul etmem demek, özsaygımı kaybetmem demekti. Elbette kabul etmemiştim.

İnsan hayatta neye yeteneği olduğunu ve neye hiç olmadığını bilir. Örneğin benim matematik, muhasebe, hesap-kitap, raporlama, tablo yapma vs.  gibi işlere zerre yeteneğim yoktur. Diğer yandan çene yapma, sosyal medya, yazı-çizi, yabancı dil, bu zamana kadar yaşadıklarım ve biriktirdiklerim göz önüne alındığında tıbbi şeyler, dekorasyon, tasarım vs gibi şeylere ciddi anlamda yeteneğim vardır. Ben de kendini bilen biri olarak öncelikle kendime uygun bir iş aradım. Bu arada kaderin cilvesi, yine Ekşi Sözlük'ten sevdiğim bir arkadaşımın ortağı olduğu bir ajansa iş görüşmesine gittim. İş görüşmesinde işi aldığım yetmediği gibi, bir de görüşmenin hemen arkasından çok önemli ve çok meşhur bir şirketle toplantıya girdik. :)

Bu kısım şans mı, kaderin cilvesi mi bilmiyorum ama eskiden de (henüz iş ilanlarının sadece gazetede olduğu yıllarda) parmağımı bir ilana koyup, ben buraya gireceğim dediğim her işe girdim. Her projede yer aldım. Bu sefer de şansım yaver gitmişti ve piyasada iyi durumda olan bir ajansta işe başlamıştım. İş koşulları güzeldi ve işimi seviyordum ancak açıkçası gözümü obezite cerrahisine dikmiştim.

Sosyal Medya Uzmanı olarak çalıştığım zamanlarda çok büyük şirket ve grupları temsil ettim. Hiçbirinden negatif dönüş almadım ancak gözüm de gönlüm de hep ameliyatımla ilgili birşeyler yapmaktan yanaydı. Ne kadar çok kişi ameliyatları bilir, kurtulursa o kadar iyiydi. Kimsenin benim gibi, benim kadar acı çekmesini istemiyordum zira kendi acıma katlandığım kadar başkalarınınkine katlanamıyordum. İnsanlar süreçlerini anlattığında her seferinde hüngür hüngür ağlıyordum. (hala ağlıyorum).

Çok yoğun çalışmama rağmen bir yandan da çılgınca hocamı takip ediyordum. Kontrol ve takiplerime de düzenli gidiyordum. Bir gün korkunç bir grip ile uyandım. İşe gitmeye mecburdum. Hocama ne yapabilirim diye mail attım ve ortalama yarım saat içinde bana döndü. Ameliyatın erken döneminde yaşadığım grip vesilesiyle o ara hocamla epey bir görüştük telefonla ve maille. Hemen hemen hepsinde şunu söyledim. "Hocam, benim sizinle çalışmam lazım!" Birlikte çalışmamız lazım." Hemen hemen her seferinde de veto yedim. :D Aslında çok ama çok ciddiydim. :)

Aynı zaman diliminde hocam da kitabı üzerinde çalışıyordu. (bkz: Obezite Kaderiniz Değil). Onlarca ısrarımın (resmen peşinden koştum desem yeridir) ve mail/telefonumun üzerine bir gece hocam, hazırladığı kitapla ilgili birkaç konuda ortak bir çalışma yürütebileceğimizi, uygun olup olmadığımı sordu. Hoplaya zıplaya kabul ettim tabii. Ortaya çıkan eseri çoğunuz biliyorsunuz zaten. Buyrunuz:


Kitap basım sürecine girmişti ancak benim hocamı bırakmaya niyetim yoktu. Bu esnada da yabancı literatürleri araştırıyor, resmen gündüz iş, gece cerrahi araştırma mesaisi yapıyordum. İşe gireli ortalama 1,5 -2 ay olmuştu. Ne yalan söyleyeyim ajans ortamımız çok şenlikliydi ve mutlulukla çalışıyordum. Evet işler çok yoğundu, sandığım kadar kolay değildi, çok büyük markalar/holdinglerin iş yükünü sırtlamıştık ama çalışma arkadaşlarım o kadar iyiydi ve ortamımız o kadar neşeliydi ki! :) Asla haklarını yiyemem. Hatta çok mühim bir toplantıda "xxxx Sabancı" ile yanyana oturup, üzerine kadıncağızı tanımayıp, üzerine bir de laptopumun ekranına bakıyor diye kendisine trip atmışlığım mevcuttur. Gerçi hoşuna gitmişti bence herkes gibi davranılmak ama bu benim kendi yorumum tabii. :)

Normalde ciddi fırça yenilecek bu durumu biz ajansta kahkahalarla geçiştirmiştik. Eğer okuyorlarsa eski patronlarıma selam olsun. :) Biraz şans, biraz da mizacım gereği iş hayatına başladım başlayalı - sahne olsun, sinema olsun, sosyal medya olsun - hem çok az iş değiştirdim, hem çok iyi patronlarım oldu, hem de hep tatlılıkla ayrıldım çalıştığım yerlerden. Çalıştığım yeri, kendi işim gibi, hatta kendiminkinden çok benimserim hep. Huyum böyle. Asla savunamayacağım, arkasında duramayacağım işi yapmadım, yapmam. Kimseye ilenmedim, kimseyle ne alacak, ne verecek sıkıntım oldu. Tüm eski işverenlerim ile hala görüşüyorum. Hatta bazen iş paslaşıyoruz. Ne yaşarsanız yaşayın, nihayetinde en önemlisi bence işin sonunda yüzyüze bakabilecek, oturup bir kahve içebilecek durumda, mümkünse hayır duasıyla çalışabilmektir. Eski ajans patronlarımdan biri ayrılacağım vakit bana şöyle demişti. " Profesyonelliğin -kaşarlık- yanı, senin hiç olamayacağın bir şey. Her zaman insanın senin gibi bir çalışanı olmalı..." O kadar haklıydı ki. Benim için profesyonellik hiçbir zaman -yavşaklık- olmadı. Olmaz da. Beni kısa zamanda bu kadar iyi tanımaları ise ayrı bir güzellikti. Oradaki günlerimden bir kare, buyrunuz:






Gün oldu devran döndü. Bir gün bir mail aldım hocamdan. Hiçbir ipucu yoktu, sadece "vaktin varsa konuşalım" minvalinde bir maildi. Nihayet kendisini telefon, mesaj ve maillerimle bezdirmiş olduğumu düşündüm evvela. Sonra aklıma iş durumu geldi. Vallahi de mevzu buydu. Bunu hissediyordum! Sakin sakin istifamı verdim. Hani ortada bir şey yokken nasıl yaptın diyebilirsiniz, hocam da öyle demişti ama yaptım işte. :) Hissi kablel vukuu diyelim.

Sanırım akşama doğru bir vakitti. Nişantaşı'nda bir kahve içtik, hocam, sanki ben aylarca "beraber çalışalım mıığğ litfeeeeeğn" diye peşinde koşmuyormuşum gibi normal normal asistanı olmamı teklif etti. (Hislerim kuvvetlidir demiş miydim? :) Ben de kendisine birkaç saat evvel zaten istifa ettiğimi söyledim. Ufak çapta bir şok yaşamadı değil. Sonra sonra benim ne kadar "kırık" bir tip olduğumu anlayıp beni sürekli sakinleştirecekti. :)








22 Ocak 2012'den itibaren, resmi olarak, hocamın asistanı olmuştum. Asistan derken sekreterin elit söylemi asistandır hepimiz biliyoruz değil mi? İki üniverste, kariyer mariyer umurumda değildi. Bilmemne çok önemli markasının bilmem çok önemli uzmanı, müdürü olacağıma yüz kere tercih ederdim hocamın sekreteri olmayı. Netekim oldum da. :)





2012 başından bu yana yüzlerce hastamız, danışanımız oldu. Ben, bilmediğim bir mecrada sadece ameliyatlı olmanın tecrübesiyle yol aldım. Binlerce mesaj cevapladım. Bir sürü ameliyata girdim -işi mutfağında gözlemlemek- için. Yüzlerce yerli, yabancı kaynak okudum. Literatürler devirdim, hatta bizzat kendim tıp literatürüne geçtim. Hayatımda beni bu kadar tatmin eden, bu kadar mutlu eden bir iş olmadı...





Aslında itiraf etmem gerekirse benim hayalimdeki iş (lütfen çığlık atmayın) "Adli Tıp Teknikerliği" idi her zaman. Aslında hala öyle ancak yaşım ve işim  itibariyle buna ayıracak ne vaktim, ne halim, ne de 3.üniveristeyi okuyacak takatim var. İlk ameliyata girdiğimde bayılırım diye koltuğa oturmamı söylemişlerdi. Bayılmak şu yana dursun, ben tüm ameliyatı neredeyse hocamın omzunun üzerinden izlemiştim. Tabii o zamanlar ekip benim ne kadar ameliyat videosu izlediğimi bilemezdi. Onlar da haklı, kızlar çoğunlukla ilkinde bayılırmış zira. :)



Gün oldu, devran döndü. Bugün ortalama 1500 hastamız sağlığına kavuştu, ben koordinatör oldum, yeni asistanlar aldık. İşin en dip noktasından başlayan biri olarak şu an sanırım gelbileceğim en üst noktalardan birinde ve hala hocam Doç.Dr.Halil Coşkun'un dizinin dibindeyim.  2011'den 2014'e dek değişen sadece yılların geçmesi değil, benim bir yandan çalışırken bir yandan da sakinleşmem, ehlileşmem. Hayra hizmet edip, bir de sevdiğiniz insanlarla, sevdiğiniz işi yapıyorsanız sizden şanslısı yok. Planlarımız şöyle ki; hocamla birlikte emekli olacağız. :)

Sektörde birazcık sivrildiğiniz vakit, göze batıyorsunuz. Bu bir gerçek. Defalarca ilgilenmeyeceğimi belirtmeme rağmen sektörden bu zamana kadar çılgınca teklifler aldım. İnanılmaz, dudak uçuklatacak fiyatlar, iş koşulları dönüyordu piyasada. Bana asıl koyan hep, biraz fazla parayla beni kendi yanlarına çekmeye çalışan hekimlerdi.[ Ki en son geçen hafta, 5 haneli bir maaşı reddettim.] Bu tekliflerin çoğunu hocama söylemedim bile. İlk gün olduğu gibi, derdim para değildi ve hiç olmayacak.

2012 Ocak'tan beri ben tam olmak istediğim yerde, yapmak istediğim işte, yanyana olmak istediğim insanların yanındayım. İki kişi başladığımız bu yolda, artık bir hayli büyük bir ekibiz. Tek odağımız sağlıklı ve mutlu olmanız. Yapabiliyorsak ne mutlu. Ben her sabah, aynı amatör heyecanla işime başlıyabiliyorsam ne mutlu. Hocam her ameliyathaneye indiğinde, ameliyat ettiği tek hasta, sedyemizde olan gibi davranıyorsa ne mutlu...

Şimdi baktığımda ortalama 3 yıldır beraberiz. Büyüdük ama çirkin manada "profesyonelleşmedik." . Her hastamız biricik, her hastamız özel oldu. Ne mutlu bize, nice yıllara bize...







Peki ya aşk defteri? O da sonraki yazımızda dolacak...
Kaderin çarkları bir kez daha benden yana olacak... :)

8 Eylül 2012 Cumartesi

Bu yeni ben de kim, aynada bakıştığım?






*Doç.Dr.Halil Coşkun - w/Başak Şekerpare sırasıyla 132-89-64 kg. 

Ameliyatınızın ilk iki ayı muhtemelen vay sıvı ne yesem, vay püreleri nasıl yapsam, vay ne kadar egzersiz yapmam doğrudur diye geçip gidecek ve siz kuvvetle muhtemel kendinize o kadar çok vakit ayıracaksınız ki gerçekte vakit ayırmanız gereken büyük kısma vaktiniz kalmayacak. Ne zaman ki; sorunsuz biçimde katılara geçeceksiniz, artık yemek ve öğün tercihleriniz otomatik sağlıklı bir düzene oturacak, işte o zaman içinize dönüp bulunduğunuz durumu hazmetmeye ve muhakeme yapmaya başlayacaksınız. 


İnsan ilk aylarda ne olduğunu anlayamıyor gerçekten de. En çok kilo kaybı ilk aylarda (ilk 3 ay maksimum) gerçekleştiği için biraz da onun sarhoşluğuyla ruhunu, aklında neler olup bittiğini pek önemsemiyor. Kendimden biliyorum. İlk ay 22 kilo verdim, hastalıklarım iyileşti ve o kadar mutluydum ki belki bunu hazmetmem gereken bir vakit yaratmadım kendime. İlk 4 ay sonucunda kilo kaybım aşağı yukarı 45'ti. Bu süre zarfında büyük eşşeklik edip mutlu olmanın yanısıra kafamı önüme alıp düşünmedim. Sağlığımı kazandım, kilo verdim, eyvallah fakat bunu güzelce hazmettiğimi itiraf edeyim ki düşünmüyorum. 

Sırf bu nedenle genellikle tüm cerrahlar bu opersyonla paralel giden psikolojik tedavi öneriyorlar fakat hem bu konuda çalışan uzman bulmak zor, hem de keseye göre uzman bulmak zor. O nedenle dediğim gibi şapkanızı önünüze alıp bu süreci hazmetmek için kendinize zaman ayırmalısınız. 






  


Siz bu satırları okuduğunuz sıralarda, ben ameliyatımın 15.ayında ve 64 kiloyum. Ameliyat olmak isteyen hemen herkes bana ameliyattan sonra "ne kadar güzel" olduğumu, ne kadar zamanda kendilerinin de böyle gözükeceklerini soruyor. Size bir sır vereyim. Ameliyatınızdan sonra kilo kaybetmeye başlayınca devamlı kendinizde daha önce görmediğiniz kusurları bulacaksınız. 

Şok haber: ben kendimi şu an güzel bulmuyorum. 132 kiloyla dışarı çıkarken kendini pek bir beğenen ben, şimdi her tarafıma bir kulp takıyorum. Teknik olarak şu kilo ve şu poziyonda dünyanın en rahat insanı olmalıyım değil mi? Ne yazık ki işler öyle yürümüyor dostlar. :)

Kilo verdikçe tatminsizliğiniz artıyor. Şayet başlarda 90 kiloyu göreyim yeter diyorsanız bu 80 oluyor, 70 oluyor, 60 oluyor. Bunun bir sınırı ve tatmini yok. Nerede duracağınızı iyi bilmek ve bu noktada doktorunuzla omuz omuza vermek zorundasınız.

Zayıfladıkça gelen bu özgüven probleminin sebebi; aslında aynadaki siz ile kafanızdaki yıllardır imajı oturan sizin bir türlü birleşmemesi. Bu iki imaj kafanızda birleştiği anda zaten emin olun mutluluğu ve huzuru bulacaksınız. Kafanızdaki siz ile aynadaki siz birleştiği anda eliniz bir daha xxl kıyafetlere gitmeyecek, yiyemeyeceğiniz kadar yemek sipariş etmeyeceksiniz. Hep söylüyorum; ameliyattan sonra kilo vermek-midenizdeki obeziteyi yenmek bir yana, kafanızdaki obeziteyi yenmek diğer yana. 

Bunu da ancak kendinize vakit ayırıp, midenize olduğu kadar beyninize de özen göstererek yapabilirsiniz. Tam olarak kendimi başarılı görmesem de, bu konuda hiç psikolojik destek almamış biri olarak epey ilerlemiş sayıyorum kendimi. 

Ben yaptıysam, siz de yapabilirsiniz. 
Obezite ameliyatları peri masalı değildir, obezite ameliyatları size vücudunuzu tanımanız, sağlıklı bir beslenme sistemi oluşturabilmeniz ve iştahınız konusunda en büyük yardımcıdır. Benden size tavsiye; ameliyat sonraki sürecinizde sadece vücudunuza değil, beyninize ve ruhunuza da hakettiği özeni gösterip obeziteyi hem beyninizden, hem vücudunuzdan defedin. 

İnanın bana vücudunuz yıllarca kendine ait olmayan bu yükleri taşırken, beyniniz de yılların yükünü taşıdı. Sadece siz farkında değildiniz. 

Biraz kendinize vakit ayırıp, ruhunuzu ve beyninizi de yenilemeye ne dersiniz? 
:) 











16 Temmuz 2011 Cumartesi

Ah minel mevt! [Bir bitiş tefrikası]


Ameliyat olma kararı aldığım ana kadar hep söylediğim bir şey vardı. Bazı insanlar bir olay yaşarlar ve gaza gelmelerine sebep olur bu olay. Ne bileyim okulda gençler dalga geçer, kızımız bir üst sınıfa kastırıp incecik başlar. Bu ve bunun gibi binlerce örnek ve hatta film, dizi vs. vardır. Ben de kararımı verene kadar hep söylediğim şey "Bana niye böyle olmuyor, niye hiçbir şeyden gaza gelmiyorum"du. Pek tabii ki bunu "Biri gelsin, hayatımı önce lunaparka, sonra cehenneme çevirsin, ölümlerden döneyim de ancak sağlığıma kafayı takayım" baabında söylemiyordum. Heyhat kader yanlış anlamış olmalı...

Evlenmek o sıralar için düşünmediğimiz ama uzun vadede düşündüğümüz bir mevzuydu O'nunla. Sadece süreci -epeyce- hızlandıracaktık, olacak bitecekti. Her ne kadar ailesine karşı geliyor olacaksak da bir kaç yıl sonra bir bayramda seyranda, en olmadı torunları olunca affederler diye düşündük.

Ertesi sabah daha umutlu, daha yeni bir güne uyanacağımı düşünüyordum ki sabah 8:15'te kapı adeta yıkılırcasına çalmaya başladı. Aklım yerinden oynamıştı. Oldum olası ani (telefonla,kapı ziliyle) uyanmayı sevmezdim ve kapıdakine sıkı bir fırça atmak üzere sinirli sinirli kapıyı açtım. O an benim eridiğim, tansiyonumun kimbilir kaçlara düştüğü, o an sanıyorum hayatımın en kötü anlarından biriydi. Sevdiğim adamın annesi ve babası (fotoğraflarından gayet iyi tanıyordum onları) karşımda duruyordu. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. Bir an, bir kısacık an karşılıklı bakıştık.

Derken benden epey kısa ve epey de zayıf(!) olan müstakbel kayınvaldem beni kapıya doğru itti. Öyle bir boş bulundum ki kapının kolunun sırtımda yaptığı morluk günlerce geçmedi. Basiretim bağlanmıştı, içeri girdiler ve kapayı kapattım. Annesi çekmeceleri karıştırmaya, babası da evi aramaya başladı. Ne aradıklarını asla bilemiyordum, şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Nihayet "Biz O'nun anne ve babasıyız." dedi babası. "Biliyorum" dedim. Sesim adeta miyavlar gibi çıkmıştı. Sonradan öğrendim ki harıl harıl aradıkları evlenme cüzdanıydı!

Salondaki iki koltuğa oturdular, ben de karşılarına oturdum. Bir an önce toparlanmam gerekiyordu. O'nun nerede olduğunu sordular, işyerinde olduğunu söyledim. Salonun ortasında O'nun mezuniyet fotoğrafı duruyordu. Babası buna nedenini anlamadığım biçimde çok kızdı. Zaten olan biten hiçbir şeyin nedenini anlayamıyordum ya neyse. Derken babası belini işaret edip "Bak kızım ben askerim, seni de O'nu da vuracağım, başımızı öne eğdirdiniz. Şimdi zorluk çıkarma da O'nu ara, hastayım de ve buraya gelsin. Bu dava da bitsin." dedi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım ve ağlamaya başladım. Aklımdan saniyede milyonlarca şey geçiyordu. Tamam beni istememişlerdi ama biz işin namus ve öldürme boyutuna nasıl gelmiştik? 21.yüzyılın İstanbul'unda yaşadığım şeye kendim bile inanamıyordum. 

Kendi kendime dahi hayret ederek "Kusura bakmayın ama burası İstanbul, ben O'nu hastayım diye ararsam paniğe kapılır. Bir arabanın altında kalsa ne yapacaksınız? Ben bunu yapamam, O'na yalan söyleyemem!" dedim. Bunu hıçkırıklar içinde şakır şakır ağlarken söylemiştim ve annesi "Benim malımı bana koruyor xxx'e bak!" diye ayaklandı.

Tam daha fazlasını da yaşayamam herhalde dediğim noktada annesi açtı ağzını yumdu gözünü. Önce sakinleştiğini sanmıştım. "Nerede tanıştınız?" dedi, anlattım. "Ne zamandır berabersiniz?" dedi anlattım. Derken asıl mevzuya geldi çattı annesi. Hayatım boyunca unutmayacağım, hayat boyu aklımın bir köşeesinde kalacak o tarihi konuşmayı yaptı.

"Bana bak, benim koç gibi oğlumu nasıl ikna ettin, nasıl tuzağa düşürdün? Büyülerle bilmemnelerle mi kendine bağladın bilemem. Şu kadarını söyleyeyim ben seni oğlumla yatakta bassam, kendi gözlerimle görsem oğlumun sana aşık olduğuna inanmam. Benim oğlum dengi bir kızla evlenecek ve bana torun doğuracak!"

Gözyaşlarım sicim gibi yanaklarımdan akıyordu. Sürekli, nasılsa evleneceğiz, tatsızlık çıkmasın mantığında alttan alıyordum, yoksa elbette verecek cevabım olmadığından değil. Bu esnada babasının ağzını bıçak açmıyordu. Eli belinde oturuyor ve bizi izliyordu. Ha vurdu ha vuracak diyordum içimden ama geri adım atmayacaktım. Ne olacaksa olacaktı! Bir ara tuvalete kaçıp 155'i aramayı düşündüm ama yakalarlarsa olacakları düşünmek bile istemiyordum.

"Size nasıl göründüğünü bilemiyorum ama biz yanlış bir şey yapmadık, sadece birbirimizi sevdik, çok da mutluyuz" dedim. Sanırım bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Annesi ayağa kalkıp kolumu kavradı, ben hala oturuyordum. O pehlivan gibi bedenim utanç ve korkudan leblebi gibi kalmıştı. Kolumu sıkmaya devam ederken tarihi ikinci konuşma geldi.

"Bana baksana sen, sen hiç aynaya bakmıyor musun? Şişmansın, hastalıklısın, senin yarın öbür gün çocukların da sakat sakat doğar. Kolsuz bacaksız çocukların olur. Seni böyle, bu halde kim ister? Buldun saf, salak oğlumu yamanmaya mı çalışıyorsun? Büyü mü yaptırdın, dua mı okuttun bilmem ama sen bu işi unut!!! Oğlumun peşini bırak! "

Tek söyleyebildiğim "ama biz birbirimizi seviyoruz" du. Ağladım, çok ağladım. Bu sözler aylarca, günlerce kulağımda çınladı ve özgüvenimi yerle bir etti.

[Daha ayrıntılı ve daha çirkin konuşmalar da vardı ama amacım olayın ana fikrini anlatmak sadece, her ne kadar vaktiyle canım yansa da karşı tarafın kişilik haklarını da olabildiğince korumaya çalışıyorum aktarırken.]

Sanıyorum bana istedikleri dersi verdiklerini düşünmüş olacaklar ki O'nu yakalamaya gittiler. Kapıyı çarptılar ve gittiler. Bir an beklemeden O'nu aradım hemen. Olanları anlattım ve hemen izin alıp eve gelmesini söyledim. Onlara yakalanmasın diye trenle değil dolmuşla gelmesini de tembih ettim. Çünkü tren garına pusuya yatacaklarını duymuştum konuşmalarından. Yarım saat sonra O geldi, çok kötüydü. Ben zaten ayaklı ölü gibiydim. Bembeyaz.

Ailesi sürekli arıyordu, işyerinden kaçtığını öğrenmişlerdi. Yanımda olduğunu anladılar. Direk ailemi arayıp olan biteni anlattım. Ailelerin görüşüp bir orta yol bulması gerekiyordu. Ailem yola çıktı apar topar. [Elbette işin silah, kötek boyutunu telefonda söylememiştim].

Alel acele ne yapabileceğimizi konuştuk ve ailesi döner dönmez hemen nikahı basmaya karar verdik yalnız bir sorun vardı, yanlarına yalnız gitmeye korkuyordu. "Sen gelme ama ben seninkilerle buluşup gideyim." dedi. Tekrar ailemi aradık ve O'nun ailemle buluşması ayarlandı. Sonra da iki aile Kadıköy'de buluşup konuşacaktı. Ya da o an bizim taraf öyle sanıyordu.

[Kadıköy'de karşılıklı çay içerken olaylar tatsızlaşmış, annemin tansiyonu düşmüş, onlar uzlaşmak bir yana tekrar ikimizi de öldürme planlarından söz etmişler, bizimkiler de dellenmişti. Zaten kopmakta olan ipler iyice birbirinden ayrılmış, bir taksi çevirip O'nu tıka basa içeri atıp gitmişlerdi.]

Konuşmanın gidişatını bozmamak için telefonla arayamıyordum ama meraktan ölebilirdim. Derken saatler sonra kapı çaldı. Annem ve eşi yalnızdı. Peki ya O? O neredeydi? Bir taksiye binip götürdüler sürüye sürüye dediler. Hemen telefona sarıldım. Telefon bir türlü açılmıyordu. Meraktan deliye dönmüştüm. Bu kadar ölüm kalım muhabbetinden sonra dönmem de doğaldı. Nihayet akşama doğru telefon açıldı ve O'nun titreyen sesini duydum." xxx'deyiz, beni zorla buraya getirdiler.Bu gece konuşacağım tekrar, şimdi sakinleşmelerini bekliyorum. Bekle beni." O gecenin neredeyse her saniyesini ağlayarak geçirdim.

Sabaha kadar yolunu gözüp gözyaşı döktüğüm adam aslında gitme planları yapıyordu, bense bunu sabahın köründe işyerine açtığım telefonla öğrenecektim...

Ertesi gün önce işinden istifa etti. Sonra beni aradı. "Eve gelip eşyaları toplayacağız annemlerle" dedi. "Gidecek misin, nasıl gidersin? Beni bırakıp nasıl gidersin?" dedim. "Gideceğim, en doğrusu bu." dedi. "Sadece sen gel, annenler bir daha buraya asla giremez." dedim.

Geldi. Taşınmak için karton kutuları bile hazır, hemen toparlanmaya başladı. Ben aldığım sakinleştiriclerle ayakta duruyordum ama bana açıklama yapmıyordu. Sadece "en doğrusu bu" diyordu. Ben, her halükarda seveceğini söylediği ve asla bırakmam dediği ben, bir gecede bitmiştim adeta. "Tehdit mi ettiler, dövdüler mi, sövdüler mi?" Mantığa oturtmaya çalışıyordum ama her mantık elimde kalıyordu. Ağzını bıçak açmıyordu. Nihayet giderayak "Bu film burada bitmeyecek, ben sana bir söz verdim Ya seninle, ya hiçkimseyle. Bunu onlar da görecek." dedi. Duvara "to be continued..." yazdı. 

Bir efsane mi, gerçek mi bilmiyorum. Ortaçağda kadınlar savaşa giden kocalarına saçlarını örüp keser verirmiş. O gittiğinde çirkin olmak için. Belime kadar saçlarım vardı benim de. Odama geçtim. Saçlarımı ördüm sıkı sıkı ve dibinden kestim. Şak diye, bir darbede. Kocaman iğrenç bir mutfak makasıyla. O çok sevdiğim saçlarım bir anda elime düşmüştü. Sanıyorum annem o an delirdiğimi düşünmüş olmalı. Hemen bir ilaç daha getirdi bana. Ne olduğuna bakmadan ne getirirlerse içiyordum artık. Saçımı elime aldım ve toparlanmakta olan, sevdiğim adamın yanına döndüm. Saçımı avuçlarına bıraktım ve "Bekleyeceğim." dedim. Sadece bekleyeceğim.

O gün öğleden sonra, 2009'un sıkıntılı bir temmuz günü tüm eşyalarını topladı. O'nu nasıl ve neyle ikna ettiklerini söylemeden, açıklama yapmadan, sonunu dinleyemediğiniz bir şarkı gibi, devamını bilmediğiniz için gidemediğiniz bir adres gibi, yarım bırakarak herşeyi, eşyalarını  topladı tek tek, gitti.

Gitti...

---

"Bıraktım öyle kalsın, bizim gibi darmadağın..."

Onsuz günlerin başlangıcı benim de adım adım çöküşümdü adeta. Günlerce O'ndan haber alamadım. Günlerce ilaçlarla uyudum. Günlerce aynı pencerede oturdum. Günlerce yola baktım. Dua ettim, diz çöktüm, ağladım, süründüm. Günlerce yemek yemedim. Neredeyse 10 kilo verdim.

Nihayet günler sonra bir arkadaşıma arattım O'nu ve sağlık haberini alabildim. İyiydi ama baskı altındaydı, interneti yoktu. Aklım almıyordu, insan tuvalette olsun bir mesaj atar diyordum. Aklım almıyordu.

Gidişinin ardından herkese bahaneler buldum. Çok geniş bir ortak çevremiz vardı. Herkes soru soruyordu. Kimseyle konuşmak istemiyor, telefona çıkmıyordum. Bu olanların nesini anlatacaktım ki? Hangi yanından tutsam elimde kalacak, daha da kötüsü muhtemelen bu çağda böyle şey olmaz diye bana inanmayacaklardı. Hoş zaten anlatmazdım, bana yakışmazdı.

Gidişinin ardından tam 101 gün evden çıkmadım. Ojelerimi silmedim, gerekmedikçe banyo yapmadım. Sadece saf, katıksız bir acı çektim. Gidişinin ardından kucağıma ilaçları koyup ölmek istedim, annemi düşünüp vazgeçtim. Gidişiyle beraber kendimi aylarca çirkin olmaya mahkum ettim. Makyaj yapmadım. Mutlu olmadım, küpe takmadım, ağzımın kıvrımıyla bile gülmedim.

Gidişinin ardından filozof oldum, sayfalarca yazı yazdım. İsyan ettim. Yaradılmış bir varlığı bu kadar seviyor olmam ne saçmaydı. İnsan ancak kendini yaratana bu kadar sevgi duyabilirdi. Gidişinin ardından annem delirdiğimi sandı hep, kendime zarar vermemem için sürekli başımda oturdu. Sürekli ilaçlar verdi. Üstüme titredi.

Tam 101 gün sonra arkadaşlarım eve gelip, ojelerimi silip, üstümü başımı giydirip beni evden çıkardılar. Çıkış o çıkış oldu. Sonrasında öyle bir dağıttım ki kimseler toparlayamadı.

Aylarca O'ndan haber alamadıktan sonra hayatına devam ettiğini ve beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım. İnterneti bağlandığı halde (ortak bir arkadaşımızdan öğrenmiştim) bana ulaşmıyordu bir biçimde. Son derece atarlı bir ayrılık maili attım. Benden zaten ayrılan bir adamdan kendimce ayrılıyordum! Bağrıma taş basıyor ama bu ilgisizliği kaldıramıyordum. Maile hemen yanıt geldi. Paragraflarca hala beni çok sevdiğini, sonumuzun birlikte olacağını söylemişti. İnanmıştım...

Sonrasında çok içtim. Öyle böyle bir içmek değildi. Unutmak için içiyor, sızıyor, tekrar içiyordum. Şu kesindi ki bir faydası olmuyordu. Rüyamda, gittiğim yerlerde, evin her yerinde, en önemlisi de içimde O vardı.

Duvara hapishanede gün dolduranlar gibi biten ayları işaretliyordum. Temmuz, Ağustos, Eylül (O'suz bir doğumgünü), Ekim, Kasım, Aralık (O'nsuz bir yılbaşı) derken 6 ay boyunca sadece bir kere saniyelerce telefonla konuşmuştuk ama aşk bitmiyordu. Gözden uzak, gönülden uzak değildi, keşke olsaydı ama değildi.

Ocak 2010'da üzüntüden çene kemiğim eridi. Annem ameliyat oldu. Tam 2 ay her gün dişçiye gitmek zorunda kaldım. Diş hekimim bile "Biri mi öldü, bu kadar ani çene kemiği erimez kızım..." demişti. Bunların hepsinde yalnızdım, umurunda bile olmadı.

Şubat ayında tekrar dellenip atarlı bir ayrılık maili daha attım. Mailime hemen cevap geldi, nasıl oluyorsa biz hiç iletişemediğimiz halde ayrılma lafı geçtiği an mailime cevap geliyordu. O zamanlar bunu anlamayacak kadar salak ve üzüntülüydüm elbette. Bir kez daha beni ikna etti, askere gidip askerliği bitince direk İstanbul'a gelecekti. Eninde sonunda bir plan yapabildiğimiz için daha huzurluydum.

Mart'ın son günlerinde O'nun maillerini kontrol ederken arşiv'de bir iş başvurusu gördüm. İkameti Ankara olan bir başvuru. O an aslında hiç gelmeyeceğini, bu kapıdan çıkarken aslında bittiğini anladım. 8 ay bir "hiçkimse"yi beklediğimi, bitirmeye gayret ettiğim şeyin çoktan bittiğini.....ve bu sefer O da direnmedi. Artık kabullenilmeyecek tarafı kalmamıştı zaten.

Tam 8 ay hiç gelmeyecek birini özlemiş, hiç gelmeyecek biri için hakaretlere maruz kalmış, tehdit edilmiş, bitmiştim...

---

23 Mart'ta bir canlı yayında açıkladım bittiğini. Şarkı aralarında mikrofonu kapatıp ağlıyor, anonslarda ise dinleyicilerimi üzmemek için neşeli takılıyordum. İlişkisinin sorumluluğunu alamayan birinden ayrılığın sorumluluğunu almasını zaten beklemiyordum ama çevreye yapılan açıklamalar beni hep zorladı. Kimse olayın gerçek sebebini bilmedi. Kimse buraya yazdığım kadar açığını okumadı. Kimse bu sevginin bu kadar güçlü olduğunu sezemedi.

Gidişinin, bitişinin ardından açıklama maiyetinde şu yazıyı yazdım, soru sormasınlar diye. İç dökmek için...

Gidişinin ardından bir sene ayağa kalkamadım. Sürekli kredi çekip, hiç çalışamadığım için battım. Uçan kuşa borçlandım. Mahalle bakkalı bile görmesin diye yolumu değiştirdim. Bitişinin ardından hem kalp acısı, hem korkunç ağrılar çektim. Özgüvenimi kaybettim. Hayatımın hatırılı sayılır bir vaktini internette geçirmeye başladım. En abuk siteden, en mantıklısına her şeyi okuyordum. Saatlerce dizi izliyordum aklım boşalsın diye.

Bir gün kelepçe kardeşliği diye bir site keşfettim. Kendime format attırmayı kafama takmıştım fakat bu nasıl olacaktı? Herşeyi geçtim kulağa çok korkutucu geliyordu. Siteden insanlarla tanışmaya başladım. Tanışıp, arkadaş olup birbirimize hikayelerimizi anlattığımızda kelepçenin tek yöntem olmadığını, başka bir yığın yöntemler olduğunu anlattılar bana. Bu sayede obezite yardım sitesini keşfettim. Daha önce buraya girmiş ve bir kaç kez buradakilerle mesajlaşmıştım. Sene 2008 olmalıydı lakin O kilo vermemi ve ameliyat olmamı istememişti, ben de tarihin tozlu raflarına kaldırmıştım bu fikri.

Şimdi ise içimde uyuyan ne varsa uyanmış, özellikle de "çocuklarım sakat doğmasın" diye iyileşmeye karar vermiştim...

Ya sen ya hiçkimse diyen adam ise 2010 Eylül'ünde yeni bir aşka yelken açmıştı bile...Ben O'ndan sonra şu güne kadar kimse ile sağlıklı bir ilişki geliştiremedim. Yapamadığımı anladığım noktada ise ipin ucunu bıraktım ve aşk defterini kapattım, bir daha ne zaman açılacağını bilmeyerek hem de...

Hayatta aşktan çok daha önemli mevzular vardı ve benim içi artık en başta sağlık geliyordu. Eğer bir yolu varsa - ne olursa olsun- iyileşmeliydim. Kaderimde hiç yaşamadığım "iyileşme gazı" nı bu olaylardan sonra yaşadım. Evet kötü, üzüntülü, ölüme paralel çok kötü günlerdi ama sonuçta bana bu gazı vermişlerdi...

Siteden bir tanıdığım bana İzmir'de bir doktorun telefonunu vermişti görüşmek için. Bavulları toplayıp ameliyat olmak için İzmir'e doğru yola çıktık. Benim kararım kesin, gözüm kara fakat ailem tatmin olmamıştı. Ailemi ikna etmek zor olacaktı ama buna doktorla tanıştıktan sonra karar verecektim.

Bir kez daha hiçbir şey umduğum gibi gitmemişti. O zamanlar talihsizlik gözüyle baktığım olaylar zinciri beni dünyanın en şanslı insanı yapacaktı halbuki...Bilemezdim.