15 Temmuz 2011 Cuma

Ah minel aşk!


"Ah minel aşk"

2008 yazının ertesinde sezonun açılmasına henüz varken düştü içime aşk. O İzmir'de, ben İstanbul'da. Aynı yerlerde yazı yazıyorduk, yayın yapıyorduk. Başlarda arkadaşlıktan fazlası yoktu. Git gide onunla konuşma saatlerini iple çektiğimi, sesini duyduğumda yüzümde çiçekler açtığını farkettim. O beni sadece arkadaş olarak görüyor sanıyordum başlarda.

Saatlerce, o işe gidene kadar, bazen ben evden çıkana kadar yazışıyorduk. O'na aşık olduğumu anladığım anın üzerinden bir ay geçmişti. Aslında ne ben çat diye açılabilecek biriydim, ne de o. O yüzden böyle sürünüp duruyorduk. Bir gün sabaha karşı herşeyi göze alıp döktüm içimi. Bir kadın için hayatta en zor şeylerden biri. Hayatta hep risk alırım ama aşkta aldığım risk buydu ve benim için ilkti.

Hem şaşırdığım, hem de mutluluktan ağladığım bir tepki geldi O'ndan. "Ben de sana aşığım, hayatıma hoşgeldin..." Ne kadar zarifti, ah ne güzeldi. Benden ve ondan mutlusu yoktu, hayat ne güzeldi, kuşlar bile sanki daha mutlu ötüyordu.

Kalktım İzmir'e gittim ben. En büyük endişem: uzakken hissettiklerimizi yakından da hisedebilecek miydik. Evet hissettik, çok daha fazlasını hissettik. Birbirimizin gözbebeğinde gördük kendimizi. Herkes için yaşadığı aşk tek ve benzersizdir ya hani, bizim için de öyleydi.

Artık birbirimizi özlemeye katlanamıyorduk. O İstanbul'a geldi, ben tekrar İzmir'e gittim. Birbirimize kamera açıp uyuyorduk yanyana hissetmek için. Artık bu böyle gitmez dediğimiz anda O İzmir'deki evini kapattı, işinden istifa etti ve İstanbul'a taşındı.

Hastalıklarımı, yaşadıklarımı, hepsini anlattım ona. Hiç bir şeyi saklamadım. Pansuman yaparken ona kendimi hiç göstermedim ama yine de mevzuyu detayıyla biliyordu. O yılın sezonu kötüydü, ekonomik kriz vardı ve çok az işe gidebiliyordum. Yarı domestik, yarı çalışan kadın, yarı kendimi adamış bir kadın olmuş çıkmıştım. Belki dağ başına klübeye taşınalım dese gidecektim. Boşuna aşkın gözü kör demiyorlar. Böyle böyle 6.ayı devirmiştik, zaman su gibi akıyordu.

İlişkimizin 6. ayını kutlarken -yine kendimce- bir devrim yapmaya karar verdim ve pansuman yaparken onu çağırdım. Aklımdan geçenler "böyle gördüğü için beni artık sevmeyecek" idi. Gönlüm ise bambaşka diyarlardaydı. Seven herşeyiyle severdi. Çok açıkçası aşka güveniyorum ama bu tabiri caizse üçbuçuk atmamı engellemiyordu. Ayağımdaki son sargıyı açtıktan sonra O'na şöyle dedim. "Bak ben buyum, malesef bu durumdayım. Şayet bir gün hastayım diye beni bırakacaksan, o gün bugün olsun. Sana daha fazla alışmadan git. Gitmeyeceksen beni böyle sev, hastalıkta, sağlıkta..." ve o da "Seni asla bırakmayacağım, ne olursa olsun!"  dedi. Artık saklımız, gizlimiz yoktu ve ben çok mutluydum. Dünya'da hala iyi, hala seven insanlar olduğuna inanmıştım. Bu olay bence gerçekten ilişkimiz için dönüm noktasıydı ve süper atlatmıştık.

İlişkimiz bir yıla doğru yaklaşırken çok fazla ortak çevremiz vardı. Benim ailem durumdan haberdardı ve kesinlikle destekti bize. Hatta ufaktan ufaktan çeyiz alışverişine başlamıştık. Beyaz eşyalar, mutfak robotu, elektrik süpürgesi gibi kesin lazımları almıştık. Bu esnada sürekli görmezden geldiğim ve apranaxla dayandığım korkunç ağrılar yeniden başlamıştı. Hala tümden banyo yapamıyor ve apranaxları leblebi gibi yutuyordum ancak artık durumu kabul etmiştim. Bu Tanrı'nın bana çıkan piyangosuydu. İyileşeceğime dair umudum yoktu. Derin bir tevekkül ve çok fazla acı içerisindeydim. Beni toparlayan tek şey aşk'tı.

Sanırım tek eksiğimiz evlenme teklifiydi. Bir gece televizyon izleyip sütlü eti cici bebe yerken, aniden evlenme teklif etti bana. Hiç beklemediğim anda, şok olmuştum ve tabii ki "evet" dedim. Sonsuza dek evet. Birlikte yolculuk ettik, birlikte hayatı paylaşmaya başladık, birlikte yayınlar yaptık, hayatımız peri masalı gibiydi.

Bir yılı geride bırakıp ikinci yıla doğru koşarken artık ilişkimizi resmiyete dökmek istedik. Benim ailemin zaten durumdan haberi vardı. O'nun ailesiyle konuşması ve isteme vs. gibi detaylar için tarih alması gerekiyordu. Bu sebeple ailesinin yanına Ankara'ya gidecekti. Hayatım boyunca "kendiyle barışık" yalanını özümsemiş, ve kendimi gerçekten kendimle barışık hisseden ben, endişelerle doluydum. Gitmeden onu karşıma aldım. Ailesinden ne kilomu, ne hastalıklarımı saklamamasını, her şeyi açıkça anlatmasını rica ettim. Hatta bir kaç fotoğrafımı göstersindi, bilsinlerdi beni.

Haftasonu gelip çatmış, O'nu Ankara'ya uğurlamıştım. Meraktan, kaygıdan uyuyamıyor, gün sayıyordum. Telefon konuşmalarımızda rahat konuşamıyor, gelince konuşuruz diyordu. Kadınca hislerim yanılmamıştı, bir şeyler ters gidiyordu! Pazartesi akşamı nihayet geldi, birlikte yemek yedik. Ağzını bıçak açmıyordu. Sonunda dayanamadım, ağladım ağlayacaktım. Derken yüzüne baktım. Birbiri ardına gözyaşı döküyordu. Sakin ol ve anlat dedim. Derken hayatımın en acı, en vurucu gerekçelerini dinledim.

Sadece fotoğrafımı görmek bile kesin bir "Hayır." demeleri için yeterli olmuştu. Tansiyonlar yükselmiş, evde kıyamet kopmuştu. Üstüne bir de diyabetim ve NLD duyulunca "Kesinlikle Hayır!" olmuştu cevap. O geceyi nasıl atlattım, nasıl üzüntümden ve utancımdan yerin dibine girmedim şaşırıyorum. Yaşadığım bazı şeylerde nasıl ayakta durabilmişim, hayret.

"Çok zor bazen avaz avaz susmak..."

Vakit ağlamanın değil, neler yapabileceğimizi düşünmenin vaktiydi. Aniden ve kimseye haber vermeden nikah kıymayı düşündük. Oda nikahı olacaktı, bende jean ve sadece duvak, onda da jean ve gömlek. Ayrıntıya değil çözüme ihtiyacımız vardı. Alel acele bir şeyler yapmalıydık. Biz birbirimizi çok seviyorduk ve bizi kimse ayıramazdı!

Halbuki o gece beraber geçirdiğimiz son gece olacaktı...

12 Temmuz 2011 Salı

Cerrahpaşa Güncesi [N.L.D][+24]

Umutsuz, isyan dolu anlarıma Tanrı'dan bir cevap niteliğinde gelen Cem hoca randevusu bana biraz olsun umut vermişti. Doğrusunu isterseniz artık umutlanmaya da heveslenmeye de korkar olmuştum. 

Ertesi gün elimizde Cem hocanın muayenehane adresi Şişli sokaklarındaydık annemle. Sonunda bulabildik, sıra bekliyorduk. Sıra beklediğimiz o 5-10 dakika bana yüzyıllar gibi gelmişti. Nihayet Cem hocanın odasındaydık. Durumu anlattım, anlatırken nasıl ağlamadığıma hala hayret ediyorum. Bazı özel durumlarda insana abuk bir soğukkanlılık çöküyor. 

Cem hoca "Ayaklarını aç." dedi. Korkarak çıkardım bantları. "Durum baya kötü" dedi, işte o ana kadar soğukkanlılıkla tuttuğum gözyaşlarım yanaklarımdan düşüverdi. "Üzülme, gencecik kızsın, elimizden geleni yapacağız." diye ekledi Cem hoca. Bu bile benim için o kadar büyük umuttu ki...Oradan nasıl büyük mutlulukla çıktığımızı, Şişli sokaklarında hem ağlayıp, hem zıplayarak nasıl yürüdüğümüzü, Cem hocanın bana nasıl bir umut verdiğini anlatamam. 

Ertesi sabah sabahın ilk ışıklarıyla Cerrahpaşa Dermatoloji'de yatağıma yerleşiyordum. İki kişilik hücre gibi minnacık bir odaydı. Yanımda nesi olduğunu anlayamadığım bir hatun yatıyordu. Oda çamaşırhaneye bakıyordu ama zerre kadar umurumda değildi. Camdan baktığımda gökyüzünü görebiliyordum. Bu bile bana yeterdi. İlk gün kayıt, hasta hikayesi alma, ıvır zıvır derken geçip gitti. İkinci gün vizitte diğer hocalarla tanıştım. Hocalar "hem ilaç tedavisi, hem de pansuman yapılacak." dediler. 

Pansuman kavramına alışıktım, nasıl olsa daha kötüsü olamaz diye düşünüyordum ve rahattım. Elbette ki her zamanki gibi yanılıyordum. Pansuman saati geldiğinde Pansumancı kocaman bir kovayla başıma dikildi. Haydi bakalım aç bacaklarını dedi ve banyodan kovayı doldurmaya başladı. Hiçbir şey anlamamıştım ama dediğini yaptım. Burda adını vermek istemediğim mor, ufacık bir hap attı içine sıcacık suyun. [İlacın adını vermek istemememin sebebi ilacın çok zehirli olması, zehir olarak da kullanılabilitesi ve kolay ulaşılabilen bir madde olması] Pansumancının doldurduğu kova ilacın erimesiyle mosmor olmuştu. Ben hala ne yapacağımı bilemiyor, aval aval kovaya bakıyordum. 

"Ayağını içine sok" dedi pansumancı. "Nasıl yani???" demişim. "Baya işte alacaksın ayağını suya batıracaksın" dedi ve bir eliyle ayağımı sıcak su dolu o kovaya soktu. Şarkılar söyleyerek kendimi kesmeye alışkın biri olan ben için bile bu acının tarifi imkansız. Öyle bir çığlık attım ki oda arkadaşım odadan kaçtı, servisin tüm kapıları kapandı yine. Hemşireler kaçıştı...

Her yaşadığı acıda insan, bunun bir üstü olamaz diyor ama gömlek gömlek üstü acılar var hayatta. Hem ağlıyordum hem de bunu tek iyileşme yolum olarak gördüğümden ayağımı çıkaramıyordum. Yaraların yer yer kabuk tutmuş kısımları o suyun içinde çözülüyordu tek tek ve ben feryat figan bağırıyordum.

Yarım saat süren bu işkenceden sonra serumlu suya batırılan sargı bezleriyle ayaklarımı silmeye başladı. Bu da can yakıcıydı ama sıcak suyla kıyaslanmazdı bile. Sonra da merhemleme süreci başladı. Merhemler ufak olduğu için "kova silverdin" denen şeyle karıştırılıyordu. (kova silverdin silverdin'in en büyük boyudur). Nihayet en son da ayaklarım kocaman top top sargı bezleriyle sarılıyordu. (alçı gibi). 

Pansuman saatleri beni o kadar yoruyordu ki saatlerce uyuyordum pansumandan sonra. Bitkindim, halim kalmıyordu. Zamanla her acı gibi, hepsine alıştığım gibi buna da alıştım. (İnsan adaptasyonu en yüksek canlıdır). Yaklaşık 20 gün sonra- en azından- yaralardaki enfeksiyon geçmişti. Artık kokmuyordum! İşin acısı bir başak burcu olarak koku ve kokma olayına ne kadar duyarlıydım. Çok sonra öğrenecektim ki oda arkadaşım benden rahatsız olmuş, odasını değiştirmek istemişti. Ne koymuştu bu bana...

Sadece bu mu...Bir gün mr. konsültasyonu için mr. odasına inmiştim.Mr.'ın başındaki doktor ya da teknisyen hanım her kimse bana "Ben seni bu alete sokmam, sen hiç aynaya bakmıyor musun, o kiloyla bu aleti bozarsın, başıma iş açamam." dedi. Sanki hayatının hıncını benden alır gibi. İki gözüm iki çeşme bahçeye attım kendimi...Sokakta yediğimiz hakaretlere alışkındım fakat bir tıp çalışanından dahi bunları duymak beni çok kötü etkilemişti. Bahçede saatlerce ağlamıştım...

Derma servisleri enteresan yerlerdir. Büyük bir aknesi olan da gerek görülürse yatabilir, cilt kanseri olan da. Netekim sonradan öğrendim ki yanımdaki hatunun aknesi varken bir yanımda yatan odadaki Adem abi cilt kanseriydi. İki gecede bir doktorlar koşuşur, Adem abi fenalaşırdı. Dile kolay...Cerrahpaşa dermatoloji servisinde tam 96 gün yattım. İyileşme umuduyla tam 96 gün. Tam taburcu olduğum gün Adem abiyi kaybettik, nur içinde yatsın...Kimileri kazanıyor, kimileri kaybediyor diye düşünmüştüm ilk duyduğumda. Üzülemedim çünkü o kadar çok çekiyordu ki, o kadar gözümüzün önünde ölmek için yalvarıyordu ki...

Cerrahpaşa bende çok izler bırakmıştı. Çamaşırhanesi daha ezbere biliyorum hala oranın. Herkesle ahpab olmuştum. Konsültasyonum olmasa bile başka servislerden doktorlar yanıma uğruyor, durumuma bakıyorlardı. Akşam yemeğinden sonra dahiliyenin yanındaki küçük bahçeye inerdim. En büyük keyfim kulağımda kulaklık, akşam kahvesini orada içmekti. O acıların içinde dahi kurtuluşu müzikte bulmuştum. Deliler gibi kitap okuyor ve müzik dinliyordum.

2008 yazının üç aydan fazlasını Cerrahpaşa'da geçirdim. Elimde artık bir "salah ile taburcu edildi" kağıdı vardı ama ben yine salah içinde değildim. Normalde beni tedavi edemeyen ya da yanlış tedavi yapan yerlerin adını yazmıyorum ama Cem hoca başkaydı. O karamsarlığın içinde bana tek umut veren O'ydu. Elinden geleni yaptı, yaptırdı. Her zaman hastasına saygılı, sevgili muhteşem bir hekim profili oldu gözümde. 

İyileşemiyor olmam onun suçu değildi, en azından artık elimde NLD ile nasıl yaşayacağım ve nasıl doğru pansuman yapabilirim bilgisi vardı ve bunların hepsini Cem hocadan öğrendim. Doktorların hepsinin aynı olmadığını ve hastası için insani bir çaba gösteren doktorlar da olduğunu bana O öğretti. Her daim yolu açık olsun. 

Cerrahpaşadan çok şey öğrenmiştim ama hayat hakkında eksiğim hala çoktu. Nitekim hayat da bana bunu göstermek için bir kez daha aşk yolunu seçecekti...Ruhsal bir acının, aşk acısının nasıl fiziksel acıdan gömlek gömlek üstün olduğunu çok sonraları anlayacaktım...






10 Temmuz 2011 Pazar

Allahım neden ben?! [N.L.D][+18]

Hep iyileşeceğime inandım ben, en kötü anda bile. Neden bilmiyorum. Yaşadığım onca şeyden sonra bile içimde bir gün mutlaka "normal" bir insana dönüşeceğime dair inanç vardı. Bu inanç sağlıyordu sanırım devam etmemi, ta ki durana kadar...

İstanbul'a dönmüş olmak bile iyi gelmişti bana. Bir Ankara'lı olarak sonradan keşfettiğim İstanbul'un aşığı oldum ben. Hiçbir yerde bu kadar rahat nefes alamadım, bu kadar sevemedim hiçbir yeri. Sezonumuz açılmış ve işe dönmüştüm. İnsülin ve pansumanlar devam ediyor kesip biçme kısmına da her gün daha fazla alışıyordum.

Pansuman için kullandığım malzemeleri malesef sigorta ödemiyordu ve -bugünün şartlarında bile- çok pahalılardı. Annemle elele yetiştirmeye çalışıyorduk ama zordu. O dönem epeyce borçlanmak durumunda kaldık. Patronum (hala da patronum kendisi ) hayatta tanışıp tanışabileceğiniz en zor ama bir o kadar da iyi kalpli adamdı. Bana hem mesleki olarak, hem maddi, hem manevi inanılmaz hakkı geçmiş bir insan oldu hep. Başka bir insan bu kadar hastalık ve ıvır zıvırı olan oyuncuyu çoktan kapının önüne koymuştu. Nitekim başka dönemlerde başvurduğum çok önemli bir özel tiyatro ve çok meşhur bir oyuncu beni "şeker hastası" olmam sebebiyle hakaretlere boğmuştu.Sözlükte yazmıştım bununla ilgili.Hayatım boyunca sağlığı ile övünen insanları garip buldum, sağlık öyle bir mevzudur ki; kibiriyle etrafta dolaştığınız an adeta Tanrı sizi duyar ve bunu tersine çevirir.

İkinci sezonun ortalarında sabahları çok yorgun uyanmaya başladım. Diyabetin potansiyeline bağlıyordum bunu. Derken hafiften ağrılar başladı ayaklarımda. Önceleri iş yoğunluğuna bağlıyor geçiştirmeye çalışıyordum. Daha sonra geçiştirilmeye izin vermeyen ağrılar başladı. Önceleri ağrıyı hisseder hissetmez hemen bir apranax alıyordum. Bıçak gibi kesiliyordu ağrı. Çok ayakta durmaktan olduğunu düşünüyordum çünkü başrol oynuyordum ve sürekli sahnedeydim.

Ağrıların ikinci safhasında yaraların alanının genişlediğini farkettim. İki ayağımda da dizimin altından bileğe kadar olan bölgede genişlemeye başlamışlardı. Necrobiosis Lipoidica genişliyor, bir canavar gibi büyüyordu. Ayakta olmak iyi gelmiyordu bana kesin. Ya da ben öyle sanıyordum. Gün geçtikçe ağrılar daha çok canımı yakmaya ve aldığım apranax sayısı ikiye çıkmaya başladı. Sabahları kuliste bir tane, öğlenleri kuliste bir tane daha derken akşamları da apranax almaya başladım. Ağrıları ve yaraların büyümesini bu kadar görmezden gelmem çok büyük bir hataydı ama tekrar hastaneye yatacak ne maddi ne de manevi gücüm vardı. Gün geçtikçe daha da batıyordum üstelik.

İkinci sezonun sonlarına doğru sağ ayağımda uyuşmalar başladı. Uyuşma -özellikle de - ayak ve ellerdeyse hiç iyi bir işaret değildir. [venöz yetmezlik] İçten içe çok korkuyordum. Pansumanlarda çektiğim acı o kadar artmıştı ki  sürekli ağlar olmuştum. Yaralar çok hızla genişliyor ve derinlikleri artıyordu. Bir şeyler yapmam gerekiyordu ama ne olduğunu bilemiyordum. Beni iyileştirecek birini bulmalıydım. İnternetten de sürekli araştırıyordum bu hastalığı ama sağlam bir sonuç görünmüyordu.

Sezon sonuna kadar dayandım yine. Dayandım ama ne yapacağımı, kime gideceğimi bilemiyordum. Banyo yapmak en büyük kabusumdu artık. Banyo yaparken açık olan yaralar cayır cayır yanıyor banyodan sonra da saatlerce ağrıyordu. Bu sıralarda bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biriyle tanıştım. Ayaklarımdan tuhaf bir koku geliyordu. Korktuğum, görmezden geldiği şey başıma gelmişti, canlı canlı çürüyordum ben!

Acilen bir şey yapmam gerekiyordu. Annem, eş dost hep beraber doktor aramaya başladık. Özellikle İstanbul'daki özel-üniversite vs tüm hastanelere mail attık. Kurduğu devasa dermatoloji ünitesiyle bir özel hastaneye çok güveniyordum, saatlerce pc başında mail bekledim. Bir hafta sonra mailime, "Ne yazık ki sizi tedavi edemeyiz. Tedaviniz Türkiye sınırları içinde mümkün değildir." diye bir mail geldi. Sanki yurtdışında mümkünmüş gibi!  Oraya o kadar güveniyordum ki sanırım dark side'a geçişim o an oldu.

Annemi çağırdım ve maili gösterdim. Sinirle banyoya girdim, ne kokuya, ne yaralara tahammülüm kalmamıştı. Enfeksiyon kaptığımı biliyordum ama artık çareler tükenmişti. Kendimi o kadar çözümsüz, o kadar çaresiz hissediyordum ki...Ağlaya ağlaya yıkanmaya başladım, bu benim baştan ayağa yapabildiğim son banyo olacaktı.

Hayatım boyunca Tanrı'yla aram iyi oldu benim. Hep inandım, hep güvendim. İman o kadar hassas, gergin bir dengedir ki, iman edebilmek için Tanrı'ya inanıyor olmanız yetmez. Bir çok insan Tanrı'ya inanır ama güvenmezler. Ben güvenen ve seven kısımdaydım. O son banyoda "Allah beni sevmiyor!" dedim kendi kendime, "Sürekli neden ben, neden ben" diyordum. Ve o banyodan çıkamadım...Nasıl bir çığlık attıysam annem içeri daldı, acıdan adım atamıyordum. Annem beni yatağa kadar taşıdı, ayaklarımı gördü. Pansumanları yalnız yaptığım için görmemişti ve ağlamaya başladı. "Bir çaresini bulacağız kızım, Allah bizimle, melekleri bizimle" dedi. "Anne" diye ağladım, "ALLAH NEREDE? MELEKLERİ NEREDE? Beni bırakıp gittiler!" diye bağırdım. [Ağlamaktan yazamadım daha fazla]

Annem bana bir sakinleştirici ve apranax içirdi ve uyudum. Bana sonsuz gibi gelen bir süre için.

Bu benim ilk isyan edişimdi. Şimdiye kadar da tek oldu. Yaradılmış bir insana bu kadar acı çektirilmesinin mantığını bulamıyordum. Sevgi böyle değildi, kimse çaresiz kalmamalıydı, kimse...
Ertesi gün annemin bir tanıdığı bir hocanın ismiyle geldi bize. Kolsuz Agop diye bilinen hocanın öğrencisi Prof.Dr.Cem MAT. Hocanın randevuları aylarca doluydu ancak araya tanıdıklar sokarak hemen ertesi güne randevu aldık.

Son umudum Cem hocaydı, o da beni geri çevirseydi çok süslü bir cenaze törenim olacaktı...

5 Temmuz 2011 Salı

Umutsuz insan, çoktan ölmüştür! [N.L.D][+18]

 Uyarı: Okuyacaklarınız çok acılı, bir o kadar da gerçek. Lütfen içiniz kaldırmıyorsa, kendinizi güçlü hissetmiyorsanız, sizi kötü etkileyeceğini düşünüyorsanız okumayın. Amacım kimseyi üzmek değil, hiç olmadı. Burada okuyacaklarınız ailemin ve belki bir kaç arkadaşımın şahit olduğu gerçeklerdir. Bu kadar açık yazmamın sebebi ise bir kişi olsun varsa aynı şeyi yaşayan, bilsin, hayat devam ediyor ve herkesin bir mutlu sonu var. Mutlu sonlara inanın, lütfen...

Hayatım boyunca umudu kaybettiğim, bir çıkış noktası göremediğim anlar nadirdir. Bir konuda hiç umut göremiyorsam eğer, kendimi yanlış yere doğru baktığıma ikna ederim fakat...

O yıllar için bunu söylemek de, yaşamak da, umutlu olmak da zordu. Egzema teşhisiyle rahatlayan ben ve annem ilaçları, merhemleri kullanarak düzeleceğime gayet tabii ki sonsuz inanıyorduk. Günler geçiyor, bacağımda bir düzelme olmuyordu. Çok kafaya da takmıyordum zira sezon sonuydu, annem anneannemle beraber İzmir'deydi ve ben çok yoğun çalışıyordum.

Bir sabah yine oyuna gitmek için uyandığımda kendimde bir tuhaflık sezdim. Ayağımı gördüğüm an yataktan yarım metre zıpladım desem yalan olmaz. Sağ ayağımda dizimin altındaki o korkunç morluk bir gecede üzeri kocaman kabuk kaplı mosmor bir yaraya dönüşmüştü. Bizim sektörü bilenler için açıklama yapmaya gerek yok lakin bilmeyenler için söyleyeyim, bizim sektörde eğer ölmediyseniz, oyuna çıkarsınız zira oyuncunun oyuna çıkmaması gibi bir durum söz konusu değildir. Bugün işe gitmesem lüksü yoktur (hele ki küçük tiyatrolarda).

Sabahın köründe bandaj gibi bir şey bulup sarıp işe gittim, akşam eve gelip duş alıp egzama merhemlerini sürüyor ve tekrar başka bir bandajla ayağımı kapatıyordum. Geçen üç günün sonunda nihayet bir saat kadar bir boşluk bulup özel bir tıp merkezinin Dermatoloji doktoruna göründüm.

Adamın ayağıma dehşetle bakıp "Kızım bu bizim işimiz değil, ben bunu tedavi edemem ama bu kesinlikle egzama değil. Bir üniversite hastanesine görünmelisin." dediğini hatırlıyorum. Artık hem egzema olmadığına emin, hem de dehşet içinde sezonun bitmesine gün sayıyordum. Son iki gündü ve ben de atlayıp İzmir'e gidecektim, orada bir üniversite hastanesine gitmekti amacım. Son iki gündü ve ben çektiğim acıya rağmen sahnedeydim. Şükürler olsun sezon bitti ve soluğu İzmir'de aldım.

Annem ve anneannem vaziyeti görünce gecikmeden acilden hastaneye gitmemizin gerektiğini söylediler. Durumum o kadar kötüydü ki ayağımın ağrısından başımı kaldırıp gözyaşlarımı silemiyordum. "x" hastanesinin acil salonunda görevliyle annem tartışıyordu, durum çok acil diye bağırıyordu. Görevli inatla Dermatoloji'nin acili olmadığını söylüyordu. Son gücümle ağlayarak ayağa kalktım ve adama ayağımı gösterdim. 10 dakika içinde Dermatoloji'deki tüm doktorlar etrafımda bir uzaylıyı inceler gibi bana bakıyorlardı. Demek bu kadar kötüydüm...

Vakit kaybetmeden beni hastaneye yatırdılar, başıma doluşan doktorlar sürekli ya benim şişmanlığımdan ya da ayağımdan, ya da anlamadığım bir şeylerden bahsediyorlardı. O kadar korkmuştum ki...[Şimdi benim için bunları yazmak o kadar zor ki, ağlamak için ara vermek zorundayım]

Bir tarafıma serum, bir tarafıma adını daha önce hiç duymadığım bir makineye bağlı bir sıvı taktılar. Ne sorsam sürekli "komadasın" yanıtını alıyordum ama komada değildim! Bahsettikleri komanın "yüksek şeker koması [hiperglisemi] olduğunu bilemezdim tabii. Yarım saatte bir birisi başıma geliyor ve parmağımdan kan alıyor, tansiyonumu ölçüyor ve bir takım rakamlar yazıp gidiyordu. O gün bir şey anlayamadan geçti gitti.

Nihayet ertesi gün vizitte benimle ilgili birbirlerine açıklama yaparlarken neyim olduğunu öğrendim. Tip 1 diyabet teşhisi koymuşardı ama peki ya ayağım? Bana hiç açıklama yapmadan gidiyorlardı ki aralarından bir doktor "Vaka obez" dedi. Nasıl yataktan doğruldum ve nasıl sesimi yükselttim bilemiyorum.

"Vaka değilim ben, insanım! Bana bir açıklama yapmak zorundasınız!" Bütün doktorlar bana dönmüştü. Nihayet bana diyabetimle ilgili biraz bilgi verdiler. Eminim hastane loglarıma "Hasta asabi." de yazılmıştır zira öğleden sonra psikiyatriden bir hanım konsültasyona geldi. O gün bugündür hastası hakkında "vaka" diyen doktorlardan hep bucak bucak kaçtım. Siz evet, akademik sunumlarda,makalelerde hastane kayıtlarında vaka, olgu vs olabilirsiniz ama sizinle muhattap olan hekim yüzünüze bakıp Vaka dememeli. Siz bir insansınız, bireysiniz. İnsan gibi davranılmayı hakediyorsunuz.

Nihayet o gün öğleden sonra ayağım için bir şeyler yapıldı. Ufak bir örnek alınacak sanan ben gayet rahatken ayağımdan (yaranın üstünden) yarım cm lik yuvarlak bir parça aldılar. Kesin sonucu patoloji sonrası söyleceklerini de eklediler. Ben patoloji sonucu beklerken isteğim, arzum ya da iznim olmadan insülin'e bağlanmıştım bile. İnsülinin ne demek olduğunu bilmeden hem de!

Patoloji sonucu gelene kadar pansuman yapacağız dediler. Pansuman kavramı hakkında pek haberim olmayarak rahatça tamam dedim. Ertesi sabah vizit sonrası beni pansumana götürdüler. 10 adıma 10 adım kadar ufacık penceresiz bir odada ayağımı sargısından açtı doktor. Serumla ayağımı temizledikten sonra eline bir bisturi aldı. Geriye doğru zıplayınca "Bundan başka iyileşme şansın yok, istersen bağır, çağır, küfret, canın yanacak.Uyuşturursak ne kadar kestiğimizi hissedemezsin." dedi. Kesmek??? Canın yanacak kavramından anladığım şey kesinlikle bu değildi. Çıkardığı bisturi ile ayağımdaki yarayı kazımaya başladı. Öyle çığlıklar atıyordum ki birileri annemi alıp iki kat yukarı çıkarmak zorunda kalmış, tüm servisin kapılarını da kapatmıştı, duyulmasın diye. İlk pansumanım yaklaşık bir saat sürdü. Şimdi bana rahatça ameliyat izliyorum diye deli muamelesi yapan arkadaşlarım var, ben kendi kesilişimi her gün izlemiştim. Hiç uyuşturulmadan, kendi etinin sesini duyarak...

O zamanlar henüz dj. değildim. Acıyla baş etmenin yolunu kendimce bulmuştum. Doktor eline bisturiyi aldığı an şarkı söylemeye başlıyordum. Her gün farklı bir şarkı söylüyordum bağıra bağıra. Kendimce acıyla savaşmanın yolu buydu. O satten sonra da hayatım boyunca şarkılar yanımda olacaktı, her savaşımda...

Hastaneye yatalı 10 gün geçmişti. Patoloji sonucunu ve tedavi sürecini deli gibi merak ediyordum. Hastaneye ve "acıyla imtihan" a alışmıştım. İnsan böyle bir şeye nasıl alışır demeyin, insan denen varlık aklınıza gelebilecek her acıya adapte oluyor. Patoloji sonucu geldiğinde heyecandan ölecek gibiydim. Sonuç: Necrobiosis Lipoidica! Ne? Nedir? Nasıldır hiç bir fikrim yoktu. Nihayet ertesi gün vizitinde 10.000.000 (on milyon) kişide bir görülen bir cilt hastalığı olduğunu, yabancı kaynaklarda "cell cancer/cell tumor" şeklinde geçtiğini, diyabetin komplikasyonu olmadığını ama diyabetin tetiklediğini, daha çok kadınlarda görüldüğünü öğrendim hocalardan.

Vay be! Kimine loto vuruyordu, bana da kaderin lotosu buydu demek. Peki neden oluyordu bu? Genetik değil, yeme içme değil, diyabet değil? E peki nedir? Hocaların cevabı : Bilmiyoruz. Gayya kuyusu gibi bir hastalıktı işte. Yara açılmasına egzama merhemleri sebep olmuş olabilirdi, güneş olabilirdi, kedi köpek tüyü olabilirdi, su olabilirdi. Gayet fiyakalı ismi olan bir bilinmezlikti N.L.D. Benim için daha önemli kısmı açıkçası o an nasıl geçeceğiydi. Doktorların cevabı ise gayet netti: Bilmiyoruz, deneyeceğiz. Çok güzel, demek deneyeceklerdi. Başka çarem yoktu. Her şeye tamam dedim. Her sabah 45 dakika-1 saat arası canlı canlı kesilmeye, ışık, lazer tedavisi, deneysel merhemler, türlü çeşit işlemler...

"x" hastanesinde 20.günümde pansuman yapan doktora pansumanımı kendim yapmak istediğimi söyledim. Madem biri beni kesecekti, bu ben olmalıydım. İzin verdiler ve her sabah 45 dakika kendi bistürimi kendim tutup, kendi canımı yakıyordum artık. Hatta pansumanı ve diğer işlemleri o kadar iyi yapmaya başlamıştım ki artık öğlen tatillerinde katı bana emanet edip gidiyorlardı. "Bir şey olursa ararsın" diyerek. Açıkçası dermatoloji hakkında bu kadar ıvır zıvırı ve temel bilgiyi orada öğrendim diyebilirim.

Artık öyle bir hale gelmiştim ki, hemşirelerle fal kapatıyor, konsültasyona gelen doktorlarla batak atıyordum. Uzun süreli yatan hastalar için hastanelerde pek çok şey yasak değildir biliyor musunuz bilmem. Biraz kafayı kırma olasılığınız yüksek olduğundan, biraz da evde gibi hissetmenizi sağlamak için. Çok canım çektiği için un helvası yapıp (diyabetik hastaya) getiren doktorlarım bile oldu orada.

"x" hastanesinde böyle böyle tam 63 gün geçirdim. 63 günün sonunda artık daha fazla bir şey yapılamayacağını söyleyerek ayağımda hala bir yarayla "salah ile taburcu" edildim. Halbuki ben salah içinde değildim ve onlar da ben de bunu biliyorduk! Salah içinde taburcu edildi yazıyordu son raporumda, içim burkuluyordu...

Artık hastanede olmadığım halde belki işe yarar diye pansumanıma devam ediyor, yarayı da "roll por" denen bantların(yara pedi) 18 cm ya da 20 cm olanlarıyla kapatıyordum. Sadece banyoda açıyor ve o kadar acıya da göz yumuyordum. Hayat böyleydi ve böyle yaşamaya alışmalıydım. Yeni bir sezon başlıyordu ve işe dönmeliydim.

İstanbul'a, işime, evime döndüm. Artık diyabetim vardı, alışmaya çalışıyordum. Artık günde dört kere insülin alıyor, her gün pansuman yapıyor, ayağım bantlı dolaşıyordum. Nasılsa bundan beter bir acı çekemem diye düşünüyordum o zamanlar.

Halbuki ne çok yanılmıştım hayatta. Bu da onlardan biriydi. Acıdan büyük acı vardı ve ben henüz yarısını bile görmemiştim...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Pazartesi Diyete Başlıyorum!


Tiyatro, yani sahne "işte ben burada olmalıyım." dediğim tek şey ve kendimi evimde hissettiğim tek yerdi. O kadar mutluydum ki çalışırken, bir klişe vardır ya; hem sevdiğim işi yapıyor, hem üstüne para alıyordum. Tiyatro hayatım; ilk yılı 50 civarında oyuncusu olan, benim için bir eğitim sürecini başlatan güzel bir yerdi. Tek bir sorun vardı ki, ben herkesten şişmandım. Oyunlarda - danslarda nefes nefese kalıyor, oyun aralarında bulduğum her yerde uyuyakalıyordum. Benim olduğum yerde konuşulmuyordu ama ben yokken kilomun muhabbetinin yapıldığını biliyordum. Ekibim oyun aralarında uyuklamamdan şikayetçiydi ancak ben bunun henüz kiloyla bağlantısını kuramıyordum. 

Bu esnada çok büyük geyiktir ama doğrudur, her pazartesi diyete başlıyor, salı günü pastanenin önünden geçerken sıcacık açmaları görünce niyeti bozuyordum. Salı gecesini geçirsem çarşamba günü kuliste börek şenliği oluyordu. Ne irademe, ne kendime hükmedecek halim kalmıştı. Bu arada ekipçe en büyük zevkimiz oyun arasında olsun, kulis zamanında olsun cola içmekti. Günde 2 adet 2,5 lt. kola içiyorduk. Bir de buna benim evde içtiklerim ekleniyordu. Utanmasam eve cola sebili yaptıracaktım. Bu pazartesi rejimleri yüzünden çok fena ti'ye alınıyordum ama yapacak bir şey yoktu. Belli ki zayıf iradeliydim. Teslim oldum. 

Başladığım ilk tiyatroda iki sezon geçirdim ve oradan ayrılan arkadaşlarımın kurduğu yeni ve nispeten daha küçük bir tiyatroya geçtim. (Bir nevi transfer).  Ekip arkadaşlarımdan ayrılmadığım için sorun yaşamadım ancak bu kulis uyuyakalmaları artık herkesin dilindeydi ve feci alay konusuydu. Tabi ben hala sebebini bilmiyordum. İki sezon da ikinci tiyatromda geçirdim. 

O yaz sezon bitimine yakın sağ ayağımda bir pembelik farkettim. O sıralar sevgili Ülker Köksal'ın Şaka adlı oyununu oynuyorduk ve ben perde kapanırken finalde bayılıyordum. Kendi kendime dedim ki "Herhalde sert düşürüyorum kendimi." Günler geçiyor, günler geçtikçe ayağımdaki pembelik yerini morluğa bırakıyordu. "Ne biçim düşüyorum ben, mosmor oldu ayağım." diyordum da hala bir şeyden şüphelenmiyordum.

Sezon bitmişti fakat ayağımdaki morluk hala geçmiyordu. Derken o yaz dedemi (annemin babasını) cilt kanserinden kaybettik. Allah rahmet eylesin. Çok, çok üzüldüm. Üzülmekle beraber annemin de benim de birbirimize çaktırmadan düşündüğü ilk şey "Acaba bu morluk da kanser mi?" oldu. Uykularım kaçmaya başlamadan bir doktora görünmek iyi olacaktı. 

Hemen ertesi gün eve yakın olduğu için "x" hastanesinin Dermatoloji bölümüne gittik. Doktor bey bakar bakmaz "Egzama" teşhisi koydu, hatta ekledi "Bir şeye çok üzülmüşsün kızım." . Dedemi yeni kaybettiğim için buna yorduk ve ne yalan söyleyeyim annem de ben de birbirimize çaktırmadan derin bir oh çektik. Doktorumuz egzama için bir reçete yazdı. Mutlu mesut evimizin yolunu tuttuk. 

Yanlış, yapyanlış bir teşhis olacağı ve kullanacağım ilaçların bana ne kadar zarar verebileceğini hiç düşünmemiştik...






1 Temmuz 2011 Cuma

Açılın, okulun en şişman kızı geliyor!

*Şişman insanlara iyi davranın, bir gün hayatınızı kurtarabilirler.

Küçük çocukların bazen ne kadar zalim olabildiğini farketmişsinizdir. Aslında bu çocukların "politically correct" davranmayı bilmemesinden, yani düşündüğünü cart diye söylemesinden ileri gelir. Büyüdükçe yalanlara, adına kibarlık dediğimiz "insan ilişkileri"ne ve maskelere alışırız. Çocukken bunlar yoktur.

Benim için ise çocukken aman aman yaşamadığım zalimlik Üniversite hayatında, sosyal çevremde başgösterdi. İstanbul Üniversitesi'ne, İstanbul'a, yeni evimize, yeni arkadaşlara zor alışmıştım. İstanbul gözümü korkuttuğu kadar da cezbetti beni. Yeni bir çevre edinmem zor olmadı ama bu çevre çok enteresan biçimde şu an ününün doruğunu yaşayan bir şarkıcı kanka, şu an oyunculuğunun en güzel yıllarını geçiren bir ex manken ile kanka olmamla bir miktar değişti.

Aynı okulun farklı bölümlerindeydik, farklı yerlerden de tanış çıkmıştık. Her yere beraber gidiyorduk ve iki adet -literally- çöp gibi, taş gibi hatunun arasında gerçekten yancı gibi duruyordum her zaman. Onlar bunu asla hissettirmese de güzel kızların yanındaki şişman hatun rolü beni bunalıma soktu. (Bu arada isimlerini vermek istemedim zira bu onların hikayesi değil, onları kullanarak hayatımda adım atmadım ve atmam da. Hala çok sevdiğim insanlar ikisi de)

Üstelik çok yakın oturuyorduk ve ya ben onlarda ya onlar bizde takılıyorduk. Beni tanıyanlar bilir, arkadaşlık, çevre edinme vs konusunda gerçekten hiç problem yaşamadığım gibi, Tanrı'nın bir lütfu olarak hep sevilen bir insan oldum. Yeni oluşan arkadaş grubum sayesinde gerçekten adını hayal bile edemeyeceğim çok kişiyle tanıştım. Bir çoğunun en az benim kadar normal insanlar olduğuna aymamla birlikte büyüleri de bozuldu.

Bu esnada annemin ve tabii de benim ilk diyetisyen girişimlerimiz başladı. İlk diyetisyenim benden daha kilolu olduğu için (epic fail) kesinlikle kendisine güvenmedim. Derken pasif jimnastik ile tanıştım. Başlanan her rejim gibi o da uzun sürmedi ve yarım bıraktım. Bıraktığım an da verdiğim 6 kilonun iki katını aldım. (Yanılmıyorsam buna yo-yo sendromu deniyor) Diyetisyenlerin verdiği her listeyi bir aydan sonra evde uçak yaptık, eğlendik. Verdikleri listeler ne gerçekçi, ne de uygulanabilir şeylerdi. Kahvaltı etmemeyi, öğün atlamayı güzel ve sağlıklı şeyler sanıyordum o zaman. Kilo vermek için verdiğim her çaba metabolizmam ve iştahım tarafından büyük bir kuvvetle püskürtülüyordu. Derken elbette kapımı tekrar aşk çaldı. Bu sefer sırılsıklam aşık olmuştum!

Cem'le internette tanıştık. Ufak bir sorun dışında ilişkimiz şahane gidiyordu. Ben 18, o ise 28 yaşındaydı. Allahtan bu sefer o da bana aşıktı (ya da ben öyle sanıyordum). İlşkimiz gayet hararetliydi, sıklıkla kavga ediyorduk. Yaşım dolayısıyla ben onun isteklerine cevap veremiyor, kendimi eksik hissediyordum. Bu da ilişkide problem oluyordu. Sonra bir gün bir baktım ki biz hiç dışarı çıkmıyoruz! (Bunu farketmem epey uzun sürdü) (biraz salak olabilirim o yıllarda, evet) Cem'in bana çok emeği geçti kişisel ilişkiler ve her konuda ama benden utandığını ve o yüzden benimle dışarı çıkmadığını anladığımda hayatımın en sağlam hayal kırıklıklarından birini daha yaşamıştım.

İte kaka bir süre daha yürüttüm ilişkiyi, sebebi de ondan vazgeçemeyecek kadar aşık olmamdı. En sonunda gerçekten çok büyük bir kavgayla bitirdik. Benden utandığını asla kabul etmedi, tek söylediği "Ben seni kardeşim gibi görüyorum artık." idi ve bu da zaten yeterince kalbimi kırmıştı. Ben gerçek sebebi de biliyordum üstelik. O gün (ayrıldığımız gün) bir kutu amerikan aspirini içip intihar etmeye çalıştım. O zamanlar bir miktar salak olduğum için aspirinle intihar edilmeyeceğini bilmiyordum. Cem'e telefon açıp dokunaklı bir konuşma yapacaktım hesapta (tam ergen) fakat telefonda baygınlık geçirdim.

Nişantaşı'ndan Ataköy'e ışık hızıyla gelip beni kusturdu. Üstümü başımı yıkadı, yatrdı. Anneme haber verdi (elbette intihar ettiğimi söylemedi, hastalandı dedi). Trip atmak için intihar edilmeyeceğini de öğrenmiş oldum. Üstelik trip atmaya çalıştığım adam hayatımı kurtarmıştı! (rezillik diz boyu).Alıp başımı gitmek istiyordum ama nereye?...

O sene can havliyle İstanbul Üniversitesini bırakıp (evet yaptım bunu), yeniden sınava girdim. Çanakkale 18 Mart'ı kazandım. Ne olduğuna bakmadan sorgusuz sualsiz bir yerlere gidesim vardı. Çalıkuşu misali yollara düşecektim ki bir sabah sakin sakin otururken karnıma korkunç bir sancı girdi. Sancıdan bayılmışım. Gözümü açtığımda başımda annem ve teyzemi gördüm. Bir daha ayıldığımda ise ambulanstaydım.

Hastanede ilk iş batın usg çektiler (Karın ultrasonu) ve doktor hanım bana bakıp "aman allahım! " dedi. Sonra tekrar bayıldım. Ne kadar profesyonelce değil mi? Hastanın suratına baka baka "Aman Allahım!" demek. Acilen apar topar ameliyata alındım. Sağ yumurtalığıma yapışık tam 6,5 kilo(!) bir kist patlamak üzereyken alındı. Sağ yumurtalığım da yapışık olduğu için alındı ve teşhisi ayılıp kendime geldikten ve karnımdaki birbirinden biçimsiz korkunç 60 adet dikişi gördükten sonra öğrendim. Polikistik Over Sendromu! (PCOS).

Çook sonradan öğrendiğim kadarıyla kilo-pcos ve diyabet birbirini tetikleyen şeylermiş ve hasta -hala- diyabet değilse bir pre-diyabet tedavisi gerekirmiş. Kendi araştırmalarımla bulduğum sonuçtan sanıyorum o zamanki doktorlarım haberdar değildi.(!) Kilonun sağlığıma indirdiği ilk major darbe bu oldu.

Tabii bu sayede ikinci Üniversiteme yani Çanakkale'ye karnım boydan boya yarık, sittin adet iyileşmemiş dikiş, korkunç bir ruh hali ve bir avuç ilaçla başladım. Ameliyattan dolayı bir hafta geç başlayabilmiştim üstelik. Herkes iyi kötü birbiriyle kaynaşmış, ben tabiri caizse ampul gibi ortada kalmıştım. Sadece fönlü saça yurda gittiğim için adım anında "sosyete" ye çıkmış, sonradan öğrendiğime göre de oturduğum koltuğun minderinin çökmesiyle minderi eline alıp popomun kocamanlığıyla ilk günden dalga geçmeye başlamışlardı yurt arkadaşlarım.

Çanakkale İstanbul'a göre, hatta Ankara'ya göre bile fazlaca tutucu ve her nedense en büyük gelir kaynağı olan öğrencilerden nefret eden bir şehirdi. Geçirdiğim ameliyat dolayısıyla pansumana gittiğimde doğum yaptığımı (sezaryen) sanan ve dedikodu yapan iş bilmez hemşireler mi istersiniz, şampuan alırken kendi dedikodunuzu duymak mı dersiniz...Gerçekten çok sıkıntılı zamanlar yaşadım. Gün olup devran döndüğünde bana "Doğum yapmışsın sen!" diyen hemşire bir gün evimin önünde fenalık geçirmişti ve şansa bakın ki bir paket meyve suyuyla hayatını kurtarmıştım. (Keser döner sap döner vs. Karma is a bitch) Elbette çok keyifli anları da oldu ama verdiğim bu karar (İstanbul'u bırakıp gitmek) hayatım boyunca belki de en hayıflanacağım, "keşke" kelimesine en yakın duracağım şeydi.

Ne İstanbul Üniversitesinde okuduğum bölümü (Müt. Terc.), ne de Çanakkale'deki bölümümü (Tasarım) yapmayacağımdan emin oldum bir kaç yıl içinde. Hayat bana bambaşka yollar hazırlıyordu. Yavaş ve emin adımlarla hem de. Günü gelip Çanakkale defterini kapattığımda ise nihayet ne yapmak istediğime karar vermiş, teoriden sıkılmış ve bir an önce hayatın pratiğine geçmek ister bir haldeydim.

Pılımı pırtımı toplatıp Çanakkale'den ayrıldım ve yuvama İstanbul'a geri döndüm. Gönlümde yatan arslan'a, "aman beş kuruşsuz kalırım" diye başlamadığım konservatuara inat oyunculuk adeta kollarını açmış beni bekliyordu. Dönüşümden kısa bir süre sonra küçük özel bir tiyatroda iş buldum. Teknik olarak Tiyatro eğitimi almadığım için kurslara gitmeye başladım. Böylece meslek hayatım başlamıştı ama obezite burada da yakamı bırakmayacaktı...

Bu arada her iki Üniversitenin de en şişmanı olduğumu söylemiş miydim :)

29 Haziran 2011 Çarşamba

Balık etli, balık "esir"li yıllar

Kütükten Samsun'lu olup Ankara'da doğdum ben. Sene 1980, 10 Eylül. Tevellütü yetenler 80 darbesiyle anacaktı bu haftayı, ben ise gayet normal kilolarda doğan mini mini bir bebektim daha. Annem ve babam o zaman boşanmamıştı, babannem ve dedemle altlı üstlü oturuyorduk. Annem ve babam çalıştığı için akşamları onlarda, gündüzeri ise çoğunlukla babannemin borusunun öttüğü alt kattaydım.



Çok açık söyleyeyim, o zamanlar babannem tanıdığım en "büyük" ebattaki insandı ve hayatta en çok ondan korkardım. Ayağını bastığı yer titrerdi. (Ya da ben çok küçüktüm). Sözü üstüne söz söylenmez, evde tam bir dominant hatun havası eserdi.

İlkokul'a (bizim zamanımızda ilkokul ve ortaokul ayrıydı)  başlamadan, daha bezelye kadarken hem okumayı, hem çarpım tablosunu bana söktürmüş, hem de daha beş yaşında beni okula yazdırmıştı. Eğitim konusunda tüm ailem üstüme düşerdi, beslenme konusunda ise ne yazık ki babanem sürekli benim aç kaldığım saplantısına sahipti. Sürekli evde "Çocuk aç!" havası esiyordu ve ben hiç aç değildim.


Öyle bir vahim haldi ki bu, gece yarısı uykudan kaldırıp yarım ekmeğe yağlı ballı ekmek hazırlar bana yedirirdi rahmetli. Uykumun arasında ağlaya ağlaya zorla yediğimi çok net hatırlıyorum. O zaman bu zaman yağdan da baldan da nefret ettim. (Gerçi bu şişmanlamamın önüne geçmedi). Yaşıtlarıma göre çoktan irileşmiş ve normalde 6-7 yaşında başlamam gereken okula şak diye 5 yaşında alınmıştım.




Yıllarla doğru orantılı bir şekilde kilom da arttı. Sürekli açmışım gibi yağlarla, kaymaklarla, ballarla, pekmezlerle besleniyordum. Doğal olarak okuldaki en şişman kız ünvanını almam gecikmedi. Annem ve babamlayken gayet düzgün besleniyor, babannemlere inince besiye çekiliyordum. Şu anda bulunduğum noktada yanlışlarını görmekle beraber onlara kızmıyorum, onlar doğru bildiklerini yaptılar ve torunlarını el bebek, gül bebek yetiştirdiler. O zamanki şartlarrın en iyisi buydu ve ellerinden geleni yaptılar.

Dördüncü sınıfın başlarında kaybettim babannemi. Allah gani gani rahmet eylesin. Bir yandan çok korkmakla beraber, çok bağlıydım ona. Babannem öldükten sonra resmen şirazem kaydı. Bezelye kadar olsam da yaşadığım depresyonu hatırlayabiliyorum. Bir sene sonra da dedemi kaybettik. Artık beşinci sınıfta, dersleri şahane fakat ailesinin bir kısmını kaybetmiş, depresif, yaşıtlarına göre şişko bir küçük kızdım.

Ortaokul'a başladım sonra. Ankara'yı bilenler bilir. Kumrular caddesinin orta yerinde, Namık Kemal'de okudum ben. Elbette burada da okulun en şişman kızı olarak zamanla ünlenecektim. Ortaokul hayatım gayet silikti. Hala da hatırladığım çok şey olduğu söylenemez. Berksan hariç. Tahmin ettiğiniz üzere aşık olmuştum! Berksan okulun yaşı en büyük ve elbette en havalı, en yakışıklı çocuğuydu. Üç sene boyunca çocuğa malak gibi baktım. Merdiven köşesinden, cam arkasından, sıra ardından. Ne kadar saklamaya çalıştıysam da okulda zamanla duyuldu. Orta sona kadar bakıştığım Berksan orta sonun son günü yanıma gelip "Seninle konuşacağız, 10 dk sonra bahçeye gel!" dedi. Heyecanımdan ölebilirdim! O 10 dakika geçmek bilmedi. Kalbim ağzımda ata ata bahçeye indim. Berksan beni kuytu bir köşeye çekip bağırmaya başladı. "Bir daha okuldan birine bana aşık olduğunu söylersen seni gebertirim!" Yaka paça kaçtım yanından. Allah da biliyor ya, bir an da olsa belki o da beni seviyordur diye düşünmüştüm. Sanırım ilk hayal kırıklığım böyle başladı ve ortaokul (şükürler olsun) bitti.



Liseye geçtiğim yaz annemle babam boşandı. Annem çeşitli durumlardan ötürü Almanya'ya gitti. O zamanların Emlak Bankası'nın Düsseldorf temsilciliğine atandı. Bana çok güzel bir lise bulundu Ankara'da. Ben babamın yanında Ankara'da kalıp Lise'ye devam ettim. Bulduğum her fırsatta, olası her tatilde Almanya'ya kaçarak tabii.

Liseye de mini mini yeni travmalar ve koca bir mideyle başlayan ben, her zamanki gibi okulun en şişman kızıydım. (Bunu sürekli yazmama gerek var mı bilemedim aslında). Üstelik okuduğum lise (Ankara'yı bilenler için Atılım Lisesi) tam zamanlı eğitim veriyordu ve ben okulda -sürekli- yiyordum.

Tanıdığım kadınlar arasından en hızlı hazırlanan hatun olarak ta bebecikkenden beri kahvaltı etme alışkanlığım olmadığını itiraf edeyim. Lisede de böyleydi. Bütün sabahım öğle yemeğini düşünmekle geçer, öğle yemeğinde de afedersiniz ama dana gibi yerdim. (Okulda yemek veriliyordu). Öğleden sonra ise kah tost, kah hamburger ile kilolarımı pekiştiyor, akşam yemeğine altlık yapıyordum.

Akşam eve döndüğümde ise babamla tipik bekar yemekleri yiyorduk. Nedir bekar yemeği? Olası en fazla karbonhidrat ile yapılan, göze çok gelen, karın doyuran şeyler. (Bu arada ne çileli hayatmış yahu, yazarken kendime üzüldüm).


Lisede hazırlık okuduktan sonra bölüm seçiliyordu. Yabancı dil (İngilizce-Fransızca) ve diğerleri şeklinde. Yabancı dil, İngilizce mezunu olarak, okul zamanı Türkiye'de, her tatilde Düsseldorf'ta muhteşem damak tadıma Yunan, Alman ve Fransız mutfağını katarak yılları birbirine ekledim. Çok okudum, çok gezdim ve çok yedim.

Yıllar yılları kovaladı ve artık Üniversite hayatı beni bekliyordu. Annem yurda dönüyor, ben İstanbul'a taşınıyor, ben babamdan ve Ankara'dan ayrılıp kocaman bir şehire gidiyordum. Ankara düzendi, Ankara haza beyefendi, hanımefendilerin mekanıydı, Ankara güzeldi. İstanbul korkutucu, büyük, kaos içinde ve bilinmezlikle doluydu. Tercihlerimde bilmemkaçıncı sırada olan İstanbul Üniversitesini kazandım, annem İstanbul'a kesin dönüş ile geldi. Yollara düştüm balık etli ve o yıllarda farkedemediğim bir şekilde balık "esir" li bir şekilde...