pansuman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pansuman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2011 Salı

Cerrahpaşa Güncesi [N.L.D][+24]

Umutsuz, isyan dolu anlarıma Tanrı'dan bir cevap niteliğinde gelen Cem hoca randevusu bana biraz olsun umut vermişti. Doğrusunu isterseniz artık umutlanmaya da heveslenmeye de korkar olmuştum. 

Ertesi gün elimizde Cem hocanın muayenehane adresi Şişli sokaklarındaydık annemle. Sonunda bulabildik, sıra bekliyorduk. Sıra beklediğimiz o 5-10 dakika bana yüzyıllar gibi gelmişti. Nihayet Cem hocanın odasındaydık. Durumu anlattım, anlatırken nasıl ağlamadığıma hala hayret ediyorum. Bazı özel durumlarda insana abuk bir soğukkanlılık çöküyor. 

Cem hoca "Ayaklarını aç." dedi. Korkarak çıkardım bantları. "Durum baya kötü" dedi, işte o ana kadar soğukkanlılıkla tuttuğum gözyaşlarım yanaklarımdan düşüverdi. "Üzülme, gencecik kızsın, elimizden geleni yapacağız." diye ekledi Cem hoca. Bu bile benim için o kadar büyük umuttu ki...Oradan nasıl büyük mutlulukla çıktığımızı, Şişli sokaklarında hem ağlayıp, hem zıplayarak nasıl yürüdüğümüzü, Cem hocanın bana nasıl bir umut verdiğini anlatamam. 

Ertesi sabah sabahın ilk ışıklarıyla Cerrahpaşa Dermatoloji'de yatağıma yerleşiyordum. İki kişilik hücre gibi minnacık bir odaydı. Yanımda nesi olduğunu anlayamadığım bir hatun yatıyordu. Oda çamaşırhaneye bakıyordu ama zerre kadar umurumda değildi. Camdan baktığımda gökyüzünü görebiliyordum. Bu bile bana yeterdi. İlk gün kayıt, hasta hikayesi alma, ıvır zıvır derken geçip gitti. İkinci gün vizitte diğer hocalarla tanıştım. Hocalar "hem ilaç tedavisi, hem de pansuman yapılacak." dediler. 

Pansuman kavramına alışıktım, nasıl olsa daha kötüsü olamaz diye düşünüyordum ve rahattım. Elbette ki her zamanki gibi yanılıyordum. Pansuman saati geldiğinde Pansumancı kocaman bir kovayla başıma dikildi. Haydi bakalım aç bacaklarını dedi ve banyodan kovayı doldurmaya başladı. Hiçbir şey anlamamıştım ama dediğini yaptım. Burda adını vermek istemediğim mor, ufacık bir hap attı içine sıcacık suyun. [İlacın adını vermek istemememin sebebi ilacın çok zehirli olması, zehir olarak da kullanılabilitesi ve kolay ulaşılabilen bir madde olması] Pansumancının doldurduğu kova ilacın erimesiyle mosmor olmuştu. Ben hala ne yapacağımı bilemiyor, aval aval kovaya bakıyordum. 

"Ayağını içine sok" dedi pansumancı. "Nasıl yani???" demişim. "Baya işte alacaksın ayağını suya batıracaksın" dedi ve bir eliyle ayağımı sıcak su dolu o kovaya soktu. Şarkılar söyleyerek kendimi kesmeye alışkın biri olan ben için bile bu acının tarifi imkansız. Öyle bir çığlık attım ki oda arkadaşım odadan kaçtı, servisin tüm kapıları kapandı yine. Hemşireler kaçıştı...

Her yaşadığı acıda insan, bunun bir üstü olamaz diyor ama gömlek gömlek üstü acılar var hayatta. Hem ağlıyordum hem de bunu tek iyileşme yolum olarak gördüğümden ayağımı çıkaramıyordum. Yaraların yer yer kabuk tutmuş kısımları o suyun içinde çözülüyordu tek tek ve ben feryat figan bağırıyordum.

Yarım saat süren bu işkenceden sonra serumlu suya batırılan sargı bezleriyle ayaklarımı silmeye başladı. Bu da can yakıcıydı ama sıcak suyla kıyaslanmazdı bile. Sonra da merhemleme süreci başladı. Merhemler ufak olduğu için "kova silverdin" denen şeyle karıştırılıyordu. (kova silverdin silverdin'in en büyük boyudur). Nihayet en son da ayaklarım kocaman top top sargı bezleriyle sarılıyordu. (alçı gibi). 

Pansuman saatleri beni o kadar yoruyordu ki saatlerce uyuyordum pansumandan sonra. Bitkindim, halim kalmıyordu. Zamanla her acı gibi, hepsine alıştığım gibi buna da alıştım. (İnsan adaptasyonu en yüksek canlıdır). Yaklaşık 20 gün sonra- en azından- yaralardaki enfeksiyon geçmişti. Artık kokmuyordum! İşin acısı bir başak burcu olarak koku ve kokma olayına ne kadar duyarlıydım. Çok sonra öğrenecektim ki oda arkadaşım benden rahatsız olmuş, odasını değiştirmek istemişti. Ne koymuştu bu bana...

Sadece bu mu...Bir gün mr. konsültasyonu için mr. odasına inmiştim.Mr.'ın başındaki doktor ya da teknisyen hanım her kimse bana "Ben seni bu alete sokmam, sen hiç aynaya bakmıyor musun, o kiloyla bu aleti bozarsın, başıma iş açamam." dedi. Sanki hayatının hıncını benden alır gibi. İki gözüm iki çeşme bahçeye attım kendimi...Sokakta yediğimiz hakaretlere alışkındım fakat bir tıp çalışanından dahi bunları duymak beni çok kötü etkilemişti. Bahçede saatlerce ağlamıştım...

Derma servisleri enteresan yerlerdir. Büyük bir aknesi olan da gerek görülürse yatabilir, cilt kanseri olan da. Netekim sonradan öğrendim ki yanımdaki hatunun aknesi varken bir yanımda yatan odadaki Adem abi cilt kanseriydi. İki gecede bir doktorlar koşuşur, Adem abi fenalaşırdı. Dile kolay...Cerrahpaşa dermatoloji servisinde tam 96 gün yattım. İyileşme umuduyla tam 96 gün. Tam taburcu olduğum gün Adem abiyi kaybettik, nur içinde yatsın...Kimileri kazanıyor, kimileri kaybediyor diye düşünmüştüm ilk duyduğumda. Üzülemedim çünkü o kadar çok çekiyordu ki, o kadar gözümüzün önünde ölmek için yalvarıyordu ki...

Cerrahpaşa bende çok izler bırakmıştı. Çamaşırhanesi daha ezbere biliyorum hala oranın. Herkesle ahpab olmuştum. Konsültasyonum olmasa bile başka servislerden doktorlar yanıma uğruyor, durumuma bakıyorlardı. Akşam yemeğinden sonra dahiliyenin yanındaki küçük bahçeye inerdim. En büyük keyfim kulağımda kulaklık, akşam kahvesini orada içmekti. O acıların içinde dahi kurtuluşu müzikte bulmuştum. Deliler gibi kitap okuyor ve müzik dinliyordum.

2008 yazının üç aydan fazlasını Cerrahpaşa'da geçirdim. Elimde artık bir "salah ile taburcu edildi" kağıdı vardı ama ben yine salah içinde değildim. Normalde beni tedavi edemeyen ya da yanlış tedavi yapan yerlerin adını yazmıyorum ama Cem hoca başkaydı. O karamsarlığın içinde bana tek umut veren O'ydu. Elinden geleni yaptı, yaptırdı. Her zaman hastasına saygılı, sevgili muhteşem bir hekim profili oldu gözümde. 

İyileşemiyor olmam onun suçu değildi, en azından artık elimde NLD ile nasıl yaşayacağım ve nasıl doğru pansuman yapabilirim bilgisi vardı ve bunların hepsini Cem hocadan öğrendim. Doktorların hepsinin aynı olmadığını ve hastası için insani bir çaba gösteren doktorlar da olduğunu bana O öğretti. Her daim yolu açık olsun. 

Cerrahpaşadan çok şey öğrenmiştim ama hayat hakkında eksiğim hala çoktu. Nitekim hayat da bana bunu göstermek için bir kez daha aşk yolunu seçecekti...Ruhsal bir acının, aşk acısının nasıl fiziksel acıdan gömlek gömlek üstün olduğunu çok sonraları anlayacaktım...






5 Temmuz 2011 Salı

Umutsuz insan, çoktan ölmüştür! [N.L.D][+18]

 Uyarı: Okuyacaklarınız çok acılı, bir o kadar da gerçek. Lütfen içiniz kaldırmıyorsa, kendinizi güçlü hissetmiyorsanız, sizi kötü etkileyeceğini düşünüyorsanız okumayın. Amacım kimseyi üzmek değil, hiç olmadı. Burada okuyacaklarınız ailemin ve belki bir kaç arkadaşımın şahit olduğu gerçeklerdir. Bu kadar açık yazmamın sebebi ise bir kişi olsun varsa aynı şeyi yaşayan, bilsin, hayat devam ediyor ve herkesin bir mutlu sonu var. Mutlu sonlara inanın, lütfen...

Hayatım boyunca umudu kaybettiğim, bir çıkış noktası göremediğim anlar nadirdir. Bir konuda hiç umut göremiyorsam eğer, kendimi yanlış yere doğru baktığıma ikna ederim fakat...

O yıllar için bunu söylemek de, yaşamak da, umutlu olmak da zordu. Egzema teşhisiyle rahatlayan ben ve annem ilaçları, merhemleri kullanarak düzeleceğime gayet tabii ki sonsuz inanıyorduk. Günler geçiyor, bacağımda bir düzelme olmuyordu. Çok kafaya da takmıyordum zira sezon sonuydu, annem anneannemle beraber İzmir'deydi ve ben çok yoğun çalışıyordum.

Bir sabah yine oyuna gitmek için uyandığımda kendimde bir tuhaflık sezdim. Ayağımı gördüğüm an yataktan yarım metre zıpladım desem yalan olmaz. Sağ ayağımda dizimin altındaki o korkunç morluk bir gecede üzeri kocaman kabuk kaplı mosmor bir yaraya dönüşmüştü. Bizim sektörü bilenler için açıklama yapmaya gerek yok lakin bilmeyenler için söyleyeyim, bizim sektörde eğer ölmediyseniz, oyuna çıkarsınız zira oyuncunun oyuna çıkmaması gibi bir durum söz konusu değildir. Bugün işe gitmesem lüksü yoktur (hele ki küçük tiyatrolarda).

Sabahın köründe bandaj gibi bir şey bulup sarıp işe gittim, akşam eve gelip duş alıp egzama merhemlerini sürüyor ve tekrar başka bir bandajla ayağımı kapatıyordum. Geçen üç günün sonunda nihayet bir saat kadar bir boşluk bulup özel bir tıp merkezinin Dermatoloji doktoruna göründüm.

Adamın ayağıma dehşetle bakıp "Kızım bu bizim işimiz değil, ben bunu tedavi edemem ama bu kesinlikle egzama değil. Bir üniversite hastanesine görünmelisin." dediğini hatırlıyorum. Artık hem egzema olmadığına emin, hem de dehşet içinde sezonun bitmesine gün sayıyordum. Son iki gündü ve ben de atlayıp İzmir'e gidecektim, orada bir üniversite hastanesine gitmekti amacım. Son iki gündü ve ben çektiğim acıya rağmen sahnedeydim. Şükürler olsun sezon bitti ve soluğu İzmir'de aldım.

Annem ve anneannem vaziyeti görünce gecikmeden acilden hastaneye gitmemizin gerektiğini söylediler. Durumum o kadar kötüydü ki ayağımın ağrısından başımı kaldırıp gözyaşlarımı silemiyordum. "x" hastanesinin acil salonunda görevliyle annem tartışıyordu, durum çok acil diye bağırıyordu. Görevli inatla Dermatoloji'nin acili olmadığını söylüyordu. Son gücümle ağlayarak ayağa kalktım ve adama ayağımı gösterdim. 10 dakika içinde Dermatoloji'deki tüm doktorlar etrafımda bir uzaylıyı inceler gibi bana bakıyorlardı. Demek bu kadar kötüydüm...

Vakit kaybetmeden beni hastaneye yatırdılar, başıma doluşan doktorlar sürekli ya benim şişmanlığımdan ya da ayağımdan, ya da anlamadığım bir şeylerden bahsediyorlardı. O kadar korkmuştum ki...[Şimdi benim için bunları yazmak o kadar zor ki, ağlamak için ara vermek zorundayım]

Bir tarafıma serum, bir tarafıma adını daha önce hiç duymadığım bir makineye bağlı bir sıvı taktılar. Ne sorsam sürekli "komadasın" yanıtını alıyordum ama komada değildim! Bahsettikleri komanın "yüksek şeker koması [hiperglisemi] olduğunu bilemezdim tabii. Yarım saatte bir birisi başıma geliyor ve parmağımdan kan alıyor, tansiyonumu ölçüyor ve bir takım rakamlar yazıp gidiyordu. O gün bir şey anlayamadan geçti gitti.

Nihayet ertesi gün vizitte benimle ilgili birbirlerine açıklama yaparlarken neyim olduğunu öğrendim. Tip 1 diyabet teşhisi koymuşardı ama peki ya ayağım? Bana hiç açıklama yapmadan gidiyorlardı ki aralarından bir doktor "Vaka obez" dedi. Nasıl yataktan doğruldum ve nasıl sesimi yükselttim bilemiyorum.

"Vaka değilim ben, insanım! Bana bir açıklama yapmak zorundasınız!" Bütün doktorlar bana dönmüştü. Nihayet bana diyabetimle ilgili biraz bilgi verdiler. Eminim hastane loglarıma "Hasta asabi." de yazılmıştır zira öğleden sonra psikiyatriden bir hanım konsültasyona geldi. O gün bugündür hastası hakkında "vaka" diyen doktorlardan hep bucak bucak kaçtım. Siz evet, akademik sunumlarda,makalelerde hastane kayıtlarında vaka, olgu vs olabilirsiniz ama sizinle muhattap olan hekim yüzünüze bakıp Vaka dememeli. Siz bir insansınız, bireysiniz. İnsan gibi davranılmayı hakediyorsunuz.

Nihayet o gün öğleden sonra ayağım için bir şeyler yapıldı. Ufak bir örnek alınacak sanan ben gayet rahatken ayağımdan (yaranın üstünden) yarım cm lik yuvarlak bir parça aldılar. Kesin sonucu patoloji sonrası söyleceklerini de eklediler. Ben patoloji sonucu beklerken isteğim, arzum ya da iznim olmadan insülin'e bağlanmıştım bile. İnsülinin ne demek olduğunu bilmeden hem de!

Patoloji sonucu gelene kadar pansuman yapacağız dediler. Pansuman kavramı hakkında pek haberim olmayarak rahatça tamam dedim. Ertesi sabah vizit sonrası beni pansumana götürdüler. 10 adıma 10 adım kadar ufacık penceresiz bir odada ayağımı sargısından açtı doktor. Serumla ayağımı temizledikten sonra eline bir bisturi aldı. Geriye doğru zıplayınca "Bundan başka iyileşme şansın yok, istersen bağır, çağır, küfret, canın yanacak.Uyuşturursak ne kadar kestiğimizi hissedemezsin." dedi. Kesmek??? Canın yanacak kavramından anladığım şey kesinlikle bu değildi. Çıkardığı bisturi ile ayağımdaki yarayı kazımaya başladı. Öyle çığlıklar atıyordum ki birileri annemi alıp iki kat yukarı çıkarmak zorunda kalmış, tüm servisin kapılarını da kapatmıştı, duyulmasın diye. İlk pansumanım yaklaşık bir saat sürdü. Şimdi bana rahatça ameliyat izliyorum diye deli muamelesi yapan arkadaşlarım var, ben kendi kesilişimi her gün izlemiştim. Hiç uyuşturulmadan, kendi etinin sesini duyarak...

O zamanlar henüz dj. değildim. Acıyla baş etmenin yolunu kendimce bulmuştum. Doktor eline bisturiyi aldığı an şarkı söylemeye başlıyordum. Her gün farklı bir şarkı söylüyordum bağıra bağıra. Kendimce acıyla savaşmanın yolu buydu. O satten sonra da hayatım boyunca şarkılar yanımda olacaktı, her savaşımda...

Hastaneye yatalı 10 gün geçmişti. Patoloji sonucunu ve tedavi sürecini deli gibi merak ediyordum. Hastaneye ve "acıyla imtihan" a alışmıştım. İnsan böyle bir şeye nasıl alışır demeyin, insan denen varlık aklınıza gelebilecek her acıya adapte oluyor. Patoloji sonucu geldiğinde heyecandan ölecek gibiydim. Sonuç: Necrobiosis Lipoidica! Ne? Nedir? Nasıldır hiç bir fikrim yoktu. Nihayet ertesi gün vizitinde 10.000.000 (on milyon) kişide bir görülen bir cilt hastalığı olduğunu, yabancı kaynaklarda "cell cancer/cell tumor" şeklinde geçtiğini, diyabetin komplikasyonu olmadığını ama diyabetin tetiklediğini, daha çok kadınlarda görüldüğünü öğrendim hocalardan.

Vay be! Kimine loto vuruyordu, bana da kaderin lotosu buydu demek. Peki neden oluyordu bu? Genetik değil, yeme içme değil, diyabet değil? E peki nedir? Hocaların cevabı : Bilmiyoruz. Gayya kuyusu gibi bir hastalıktı işte. Yara açılmasına egzama merhemleri sebep olmuş olabilirdi, güneş olabilirdi, kedi köpek tüyü olabilirdi, su olabilirdi. Gayet fiyakalı ismi olan bir bilinmezlikti N.L.D. Benim için daha önemli kısmı açıkçası o an nasıl geçeceğiydi. Doktorların cevabı ise gayet netti: Bilmiyoruz, deneyeceğiz. Çok güzel, demek deneyeceklerdi. Başka çarem yoktu. Her şeye tamam dedim. Her sabah 45 dakika-1 saat arası canlı canlı kesilmeye, ışık, lazer tedavisi, deneysel merhemler, türlü çeşit işlemler...

"x" hastanesinde 20.günümde pansuman yapan doktora pansumanımı kendim yapmak istediğimi söyledim. Madem biri beni kesecekti, bu ben olmalıydım. İzin verdiler ve her sabah 45 dakika kendi bistürimi kendim tutup, kendi canımı yakıyordum artık. Hatta pansumanı ve diğer işlemleri o kadar iyi yapmaya başlamıştım ki artık öğlen tatillerinde katı bana emanet edip gidiyorlardı. "Bir şey olursa ararsın" diyerek. Açıkçası dermatoloji hakkında bu kadar ıvır zıvırı ve temel bilgiyi orada öğrendim diyebilirim.

Artık öyle bir hale gelmiştim ki, hemşirelerle fal kapatıyor, konsültasyona gelen doktorlarla batak atıyordum. Uzun süreli yatan hastalar için hastanelerde pek çok şey yasak değildir biliyor musunuz bilmem. Biraz kafayı kırma olasılığınız yüksek olduğundan, biraz da evde gibi hissetmenizi sağlamak için. Çok canım çektiği için un helvası yapıp (diyabetik hastaya) getiren doktorlarım bile oldu orada.

"x" hastanesinde böyle böyle tam 63 gün geçirdim. 63 günün sonunda artık daha fazla bir şey yapılamayacağını söyleyerek ayağımda hala bir yarayla "salah ile taburcu" edildim. Halbuki ben salah içinde değildim ve onlar da ben de bunu biliyorduk! Salah içinde taburcu edildi yazıyordu son raporumda, içim burkuluyordu...

Artık hastanede olmadığım halde belki işe yarar diye pansumanıma devam ediyor, yarayı da "roll por" denen bantların(yara pedi) 18 cm ya da 20 cm olanlarıyla kapatıyordum. Sadece banyoda açıyor ve o kadar acıya da göz yumuyordum. Hayat böyleydi ve böyle yaşamaya alışmalıydım. Yeni bir sezon başlıyordu ve işe dönmeliydim.

İstanbul'a, işime, evime döndüm. Artık diyabetim vardı, alışmaya çalışıyordum. Artık günde dört kere insülin alıyor, her gün pansuman yapıyor, ayağım bantlı dolaşıyordum. Nasılsa bundan beter bir acı çekemem diye düşünüyordum o zamanlar.

Halbuki ne çok yanılmıştım hayatta. Bu da onlardan biriydi. Acıdan büyük acı vardı ve ben henüz yarısını bile görmemiştim...